- Müslüman ve Hayat Diyalogları –
- Çarşafa dolan(dırı)an Din ve Teşhircilikte Yüceltilen Laiklik –
Cumhuriyetin bir “Hayat” sunduğu iddiası üzerine; en fazla ” Başka ülkeye git!…” sopasına maruz kalanlar dindarlardır.
İslam’ın bir “Hayat” sunduğu inancı üzerine en fazla ” Müslüman toplumu ifsad ediyorsun!…” muhataplığında baskı/tehdit alanlar kadınlardır.
Kuşkusuz bu sosyolojik bipolar/panik atak durumun en çok kendini tekrar eden repliği; Dekolteli ve Çarşaflı kadınlar arasında yaşanan ağız dalaşlarıdır.
Fakat… daha dikkatli bakılırsa/derinlikli-çapraz analiz yapılırsa; aslında bu görüntüler “Devlet” ve “Din” arasındaki ilişkinin “Hayat” ile sınavıdır. Daha doğrusu; Devlet ve Din gücünün İnsan/toplum mühendisliğindeki rekabetinin “saha provakasyonu”dur.
Sokakta “Giyim-Kuşam”ın görünürlüğü ve biçimi; hem Din hem Devlet açısından “Kim güçlü?” sorusunun sahada verilmiş cevabı/şamarı olarak kullanılıyor. Bu tarih boyunca böyle olmuştur. Fakat bu “Tanrı’yı politikleştirme” ile “Devleti inançlaştırma” arasındaki gerilimin en pespaye test sürüşleri, modern zamanlarda ve özellikle “Laiklik” kuluçkasında sergilenmektedir.
Ancak; söz konusu bu gerilimi “Hoşgörü”, “Birlikte yaşama kültürü”, “Herkesin özeli kendine”, “İsteyen istediği hayatı sürer” gibi uzlaşıda liberal peşrevler çekilse de; aslında çok daha büyük bir krize işaret etmektedir: DOĞAL ALAN KÜLTÜRÜ
Bir kaç yazı ile bu alandaki “Tanrı-Devlet” tokuşturmasının politik arka planını deşifre etmek istiyoruz. Çünkü AK Parti iktidarı döneminde “dondurucuya kaldırılmış travmalar” listesi/olguları var ve bir iradenin bu listeyi buzluktan çıkarıp çözülmeye bıraktığına dair izlenimlerimiz var. Bu şu demek: Erdoğan sonrası için “sosyo-politik” tezgahlar devrede.
Bu bağlamda şu kritik soru sorulmalıdır: İnsanın sabah uyanıp; uyuyuncaya kadar sürdüğü günlük hayatta ( Biz bu günlük hayata: DOĞAL ALAN demeyi tercih ediyoruz.) nasıl bir “Özel-Kamusal hayat” yaşama hakkı vardır? Doğal alanda özgürlüğün ve/veya yasal düzenlemenin sınırı/ölçüsü ne olacaktır?
Kuşkusuz bu kritik meseleye Devlet-Hukuk denklemi içinden yola çıkarak cevap vermek mümkün, Ancak bizim tercihimiz Toplum-Kültür denklemi içinde gelerek bu konuya açıklık getirmektir.
Çünkü bir gözlemimiz var: Toplum ( halk hareketlerinin toplamı) devletten daha fazla doğal alanı provake edici bir operasyoncu kültür içinde.
Daha keskin bir cümle kurayım: Toplum devletten kendince “Kurtarılmış bölgeler” elde etmek noktasında çok daha entrikacı/politizasyonu yüksek operasyon içindedir. Yani Halk “Otorite” paylaşımında devlet ile aşık atmakta ısrarlı ve bunu devleti provake ederek yapıyor. Ve bunu iki aşamalı uyguluyor: Sosyal medyada test sürüşü/nabız yoklaması yapıyor; uygun örneği bulduğunda da örnek üzerinden devlete çullanıyor; kendine kurtarılmış bölgeler hedefliyor. Devlet ve iktidar “”Popülizm” yöntemiyle; halkla karşı karşıya gelmemek adına bu özerk alan oluşumlarına göz yumuyor. İpin ucu iyice kaçar veya sosyal medyada nümayiş alıp başını giderse, sözde bazı “örnek asmalar” uygulayarak; gizliden uzlaşmaya yöneliyor. Yani devlet/iktidar kendini azdırmış kalabalıklara “Sakinleştirici Yem” olarak kurban örnekler seçiyor.
Aslında çoğu zaman Çarşaflı Kadın-Dekolteli kadın arasında olan/oldurulan ağız dalaşı ve ardından sürüme sokulan Laiklik-Şeriat tartışmaları veya “Atatürk-Tanrı” polemikleri aslında Halkın kendisi için “kurtarılmış bölgeler” elde etme niyet ve planından kaynaklanıyor. Ve kritik soru şudur: Halk neden DOĞAL ALAN’da kendisi için kurtarılmış bölgeler elde etme peşindedir? Ve devlet/iktidar neden bu özerk alanların çoğalmasına izin veriyor?
Bir-kaç yazı bu sorunun cevabına ilişkin müzakere notlarından oluşacaktır.
1) DOĞAL ALAN TEORİSİNDE KRİZ VAR.
Aslında yazı serisine konu ettiğimiz şey tarihin en kritik/karışık konuların başında gelmektedir ve Halkın “Civa” etkisinde, defokto durum olarak sürekli türettiği bir olgu ile ilgilidir. Ve genelde hem Din adına hem devlet adına bu fiili durum yönetilememiştir. Genelde “radikal” tedbirlerle ya sakinleştirilmiş veya ertlenmiş kriz olarak “dondurulmuş mesele” kılınmıştır.
Faka bize göre/saha gözlemlerimize göre: Hem Devlet hem Din adına cevabı verilmekten kaçınılan bu konuda;hem devlet hem din adına konuşan, cahil cesaretinde tipolojileirn, ekine saldıran çekirge sürüsü gibi çoğaldığı durumlarda; konu iyice günlük hayatı zehirleyen hale dönüşüyor. Sosyal medyada sürekli polemik-hedef gösterme–müdahil sıfatıyla ya devlet milliyetçiliği veya dini temsil iddiasıyla ortaya kendini atan ve gürültü çıkaran tiplerin çoğu, aslında halkın bu alan oluşturma batağında üreyen “Doğal alan sivrisinekleri” gibi.
Özellikle İslam düşünce tarihinin seyrinden, İslami ilimler metodolojisinin güncellenme krizinden ve finalde “İslami hayat” iddiasıyla ortaya konulan doğal alan tablolarının söz konusu konuyu daha da karmaşık-kamplaştırıcı durumundan anlıyoruz ki ;Hem Devlet hem Din adına/temislen ortaya bir “Doğal alan teorisi” konulmuş değil. Bir kriz var ve bu devam ediyor.
Oysa; tarihin bize bu bağlamda verdiği çok hayati/çözdürücü bir müzakere notu var: HAYAT HAKLARI
Hayat hakları nedir? İnsanın “Hayat” konusunda isteyeceği en temel edinim/kazanım/güvenlilik listesi/haklarıdır. Hatta bu bağlamda en meşhur “Hayat Hakları” diyeceğimiz bir liste de elden ele dolaşır: Mal, Can, Akıl, Nesil, Soy, İnanç emniyeti diye başlayan liste.
Şimdi bu listeyi Doğal alan’a uyarlayalım.
İnsanlar uyanıp gece uyuyuncaya kadar; ( belki gece uykuda iken de olmalı…); Doğal Alan’da mal emniyeti ister. Yani malına ne Tanrı ne Din; ne Devlet ne de halkın geleceği adına çökülmesini, yönetilmesini, kontrol ve harcanma mekanizmasına sokulmasını istemez. Daha keskin bir cümle kuralım; İnsan emeğiyle-alın teriyle elde ettiği mala yönelik bir “müdahale” mekanizması veya mala el koyma eylemi istemez. Veya canına bir gerekçe ile baskı yapılmasını, eziyet edilmesini veya kastedilmesini istemez. Aynı duyarlılığı aklına, nesline, inancına da yönelik talep eder.
Peki bu güvenli ortamı kim sağlayacak? Bu konularda Tanrı-Din veya Devlet-Halk adına müdahale etmeye niyetli kişi veya örgütlenmeleri kim engelleyecek? Hatta halkın kendi içinde bir birlerine bu konularda baskıyı, kastetmeyi, müdahaleyi nasıl bir fikir, inanç, kültür engelleye bilir?
Mesela; Cumhuriyetten bu yana…. Halkın malına, canına, aklına, nesline, inancına müdahil olmayı kendisinde hak gören ve bunu “Atatürkçülük/Kemalizm” adına yapan örgütler, halkın içinden sosyal tabakalar hiç eksik olmadı. Ya Atatürk’e atfedilen bir söz veya bir uygulama gerekçe gösterilerek; doğal alanın patronu olduklarını iddia eden bir sürü bipolar-panik atak zihniyetler var.
Hatta aynı niyet ve hedefle, kendisinde bu hakkı gören dindar kişiler/örgütlü dindar çevreler de hep var oldu/Oluyor. Sürekli İslami ilimlerin klasik metinlerinden alıntı yaparak veya “Bir rivayette!…” diye başlayan kurgular üzerinden doğal alanın patronluğuna soyunanlar hiç bitmiyor.
Bir taraf; elinde Nutuk/Cumhuriyet tarihi notları üzerinden yapıp ettiklerini meşrulaştırmaya çalışırken, öbür taraf da ” Bir rivayette! Dinin emrince!…” diyerek yapıp ettiklerini meşrulaştırma gayretinde ısrarlı…
Yani.. daha keskin bir cümle kuralım: DOĞAL ALANın patronajı olmak isteyen çevreler sürekli hayatı provake ediyorlar ve yüzyıldır aynı konular, aynı metotla ve aynı ağız dalaşı ve slogan histerikliğiyle günlük hayata boca ediliyor. Neden?
- Altın kalpli Dindarlar veya Zengiliğin AtaTÜRKÇESİ-
Bireyler, Günlük hayatını ( Doğal alan sürecini) mal, can, ırz, nesil, inanç, akıl emniyeti içinde yaşamak isterler. Ancak bunu iki güç mümkün kılabilir. Halk ve Devlet.
Yani ya halk kendi içinde birbirlerinin malına, ırzına, aklına, canına kasteder veya devlet adına güç sahipleri bir gerekçe ortaya atıp halkın malına, ırzına, canına çöker.
Bizim doğal alanımızın fotoğrafını çektiğimizde; her gün her saat doğal alanda mala, cana, ırza, nesebe, akla, inanca saldıran olaylar yaşanıyor; ve Devlet adına ( özellikle politikacılar, bürokratlar ) mal hırsızlığı, faili meçhul öldürmeler, akla zarar propagandalar, inancı aşağılamalar… alıp başını gidiyor.
Kritik soru şudur: Doğal alanda halkın bizzat kendi içinde mala, cana, ırza, akla, inanca kastetmeleri ve devlet adına halkın malına, ırzına, canına, aklına, inancına çullanmaları nasıl izah ediyoruz?
Örneğin; Şöyle mi izah edeceğiz: “Doğal alanın doğasında bu var! İnsan bu! Devlet bu! Her zaman doğal alanda bu saldırılara, kastetmelere, çökmelere rastlayacağız; bu durumun sonlandığı bir doğal alan tarihi yok?…”.
Örneğin; AK Parti 23 yıldır kesintisiz iktidarda; doğal alandaki bu durumdan iktidar sorumludur; mala, cana, ırza, nesebe, akla, inanca yönelik bu durumların hepsi iktidar döneminde arttı! İktidar gitmeli ki; doğal alanda bunlar durulsun ve bitsin!…” diye bir yorum gelirse… Bunu “Bu da bir izah şekli!” mi diyeceğiz.
Örneğin; ” Yok kardeşim; Biz, söylenip durulan: Anadolu Müslümanıyız; Muhafazakarız; Dindarız veya Atatürkçüyüz; Moderniz, çağdaşınız… gerçek değil! Halimiz ortada. Halk da Devlet de sefihleşmiş/çürümüş durumda! Gerçeklerle yüzleşelim!” söylemini “en gerçekçi izah” mı sayacağız?
Örneğin; Hatırlar mısınız; AK Partiden çok zengin bir kadın milletvekilinin eşi yolsuzluk-hırsızlık sebebiyle yur dışına kaçmıştı da; Kadın milletvekilinin büyük zenginliği magazin konusu edilmiş ve bu kadın vekil bu durumu şu cümlelerle izah etmişti: “Allah insanı vererek de imtihan edebilir; Allah bizi çok zengin yaparak imtihan ediyor… İmtihanın hakkını vereceğiz! İnşallah!…” demişti. Mesela bu da bir izah: “Doğal alanda olup bitenler aslında Allah’ın bizi imtihanı!…” zihniyeti de bir izah kategorisi.
Şimdi… İlginç olan durum şu:
Halk, doğal alanda mala, cana, ırza, inanca, akla, nesebe zarar gelmesin diye birlikte hareket edeceğine; kimden gelirse gelsin; bu konulara zarar verenlerin adalete teslimi için dayanışmaya gireceğine; ister iktidar ister muhalefet kanadından gelsin; ister dindar ister ateistten gelsin; ister şu meşrepten şu çevreden gelsin; nereden gelirse gelsin: Mala, cana, ırza, akla, inanca kastedenleri halk olarak bünyesinden atması icab ederken….
Halk, ısrarla ve inatla; çarşaflı kadın-dekolte kadın arasındaki ağız dalaşlarıyla, sokak kavgalarıyla hop oturup kalmayı seviyor; rakı-balık mı; zemzem-hurma mı; diyerek iman ölçer kampanyalar yürütmeyi önemsiyor; “muhalefet mi daha hırsız yoksa iktidar mı?” diye anket yapmayı rutine bağlamış; tarikat mı daha tecavüzcü yoksa Atatürkçü dernekler mi diye tecavüz yarıştırmayı gelenekselleştirmiş; gençleri ateis-deist yapan ilahiyatlar mı yoksa rakılı-biralı festivaller mi? diye referandum teklifinde bulunmayı bilimsellik diye pazarlıyor….
Devlet (adına) yetkililer de, doğal alandaki mala, cana, ırza, akla, inanca yönelik tecavüzleri asla üstüne almıyor: “Halkın eğitilmesi, yasaların uygulanması, her vicdanın polis oluşundan…dem vuruyor.
Devlet ( adına) yetkililer, Doğal alandaki bu suçlardan birine bulaşan veya organize den yüksek bürokrat, emekli general, eski bakan, şöhretli vekil, popüler entelektüel çıkınca… yani devletin uzun yıllar arkasında durduğu ve günahlarını, pisliklerini örttüğü biri çıkınca; bu sefer de “Suç kişiseldir; Tüzel kişiliği bağlamaz!…” diye işin içinden çıkıyor.
Doğal alanda neredeyse her saat başı söz konusu değerlere saldıran vaka oluyor; ancak sosyal medyada çok fazla gündem kılınan o olaya ilişkin “Gereği yapıldı!…” diye ilgili devlet kurumu tivit atmayı marifet saydırıyor…
Bir bakıyorsunuz; şizofren biri çıkıp “İstiklal mahkemeleri tekrar kurulsun!… Asalım!” diye kampanya açıyor; bir bakıyorsunuz bir başka tipoloji ” Biz Müşrik bir toplumda ve küfür içinde bir devlet içinde yaşayan halkız; Tekbir getiripi öldürerek cihad edelim!…” diye patolojik hikayesini topluma İslami hareket diye sunuyor…
Bir bakıyorsunuz; malına, canına, ırzına, aklına tecavüz edilip öldürülmüş bir ceset var ortada, Halk cesedin üstünde çarşaf varsa veya dekolte ise; veya hemen onun sosyal medyasına girip bir ip ucu bulup; Ya “kahrolsun Şeriat” çağrısı yapıyor; veya bulunan ip ucu ateist ve kemalist kadraj taşıyorsa; “Yaşasın Abdülhamit han! Kahrolsun İttihat terakki zihniyeti!” diye tarih çalıştayı düzenliyor…
Devlet ( adına) muhataplar.. adalet ve güveni “Demokrasi” eşiğine indirdiği için: “Sapığın da Oyu önemlidir! Sandık bir oy ile kazanılıp kaybedilebilir!…” diye; olup biteni ne kadar gevşetebiliyor, erteleye biliyor, örte biliyorsa… O kadar çaba sarf ediyor.
“Şu kadar oyları var!….” denilerek; halkı sömüren devlet imkanlarına dadanmış hemşehri derneği varsa; tarikat varsa; Kemalist örgüt varsa… Zenginler kulübü varsa…İstisnasız hepsi ile iletişim önemseniyor ve kamuoyundan kaçırılabildiği kadar bu “Oyları var!” denilen ama vicdanları, ahlakları, izanları olmayan çevrelerle politik iletişim ısrarla sürdürülüyor… Halk ise güç sahibi bu çevrelerden medet ummaya devam ediyor…
Sonuç?
Doğal alanda mal, can, akıl, ırz, neseb, inanç emniyeti hep riskte! Hergün saat başı olay…. Fakat toplum yine de; bunları emniyete almak için birlikte hareket etmek yerine; dayanışma yerine…
Bir birlerinin giyim-kuşamı, yiyip içmelerinden, oy verdiği partiden, sevdiği kişiden, uğradığı ve sosyalleştiği adresten yola çıkarak; bir birine hakaret etmeyi, hedef göstermeyi “iktidara bi gelelim! O zaman belleyeceğiz sizi!” demekten histerik düzeyde tatmin olmayı tercih ediyor. Veya iktidar tarafında olup da; Doğal alandaki bu saat başı durumu asla üstüne almayan ve bunu sürekli muhalefetin zihniyetinin hanesine yazan, biz gidersek iktidardan bu doğal alan çok daha berbat olacak… diye kendini ikna etmeyi toplum mühendisliği diye pazarlayan tipler de var.
Ayrıca halkın, bizzat kendisinin kendi eliyle doğal alanı bu hale getirmesine rağmen; “Suç devlette!… Gelip temizlesin!…” demesi, ayrı bir ironi!
- İslam’ın Hasta Çobanları –
İslam tarihinin en başat problemlerinden biri “İslam ve Müslüman İlişkisi”nin “tarifsiz” ve “sınırsız” bırakılmasından kaynaklı; boş kalan meydana inen ve “Ben bir Çobanım!” diyen hastalıklı veya kasıtlı provakatif tiplerin çoğalmasıdır.
Aynı “Hasta Çoban” tipolojilerinin günümüzde de varlığını sürdürmesi; söz konusu başat problemin Müslüman halk tarafından ya benimsendiğini veya muhatabının aslında hastalıklı biri olduğu ve kendisini “Çoban” sanmasından kaynaklandığını fark edememesidir.
Peki bir sürü hastalıklı tiplerin kendilerini “Müslüman toplumun Çobanı” sanmasının/sanrısının ana sebebi/sebepleri nelerdir? En “teşhise yakın” durumları deşifre edelim.
1) Halk’ın “Sürü” olmak arzusu.
Halkın doğasında “Sürü kalmak” kategorisi var; Yani halkın ( bir kesimi veya bir halk tipolojisi) ısrarla “Kurtarıcı” beklemek; veya konformizm sebebiyle “Riski başkası alsın!” pozisyonunda kalması sebebiyle… bir bakıma halkın talebi üzerine ortaya “Çoban benim!” diye çıkacaklara davetiye çıkarır. Hatta çoğu zaman halk, safa yatmak anlamında “Sürüye yatmak” rolü keser; ve talepleri için öne ittiği ve onu “Ne büyük çobansın sen!” diye gazladığı iklimin ortaya çıkardığı tipler olur. Hatta daha keskin bir cümle kurayım: Halkın bir metodu da gerçek “Lider” ortaya çıkana kadar “Çoban testleri” yapmasıdır. Ortaya “Çoban lazım!” diye kampanya başlatır; hastalıklı bir sürü tip meydana iner. Ve kampanyanın ya içinden veya medyana inenlerin defterini dürecek şekilde müdahil sıfatıyla bir Lider ortaya çıkar!…
2) Cehalet ve Bilgi arasındaki savaş!
Hastalıklı tiplerin ortada gezinmesinin en önemli nedenlerinden biri Cehalet ve Bilgi/İlim arasında büyük bir savaş başlamasıdır. Bu savaşta “Ben Çobanım! Çünkü alimim!” diyen bir sürü ne düğü belirsiz soytarı çıkar ve aslında bu tipler cahilleri bulup sömürmek peşindedir. Gerçek alimler meydana doluşmuş bu “Hasta Çoban” sürüsüne katılmak istemediği için; benzetilmemek adına; çoğu zaman geri planda durur ve çalışma alanı meydan dışıdır. Bu meydanı boş bulan hasta çobanların en belirgin özellikleri “İslam’a göre!…” diye başlayan ve aslında İslami ilimler metodolojisi açısından kusursuz cahil olan tiplerdir. Ancak bu tipler, zaten etraflarına kendilerine kıyasla bir cahil çevre bulup; onları kışkırtarak piyasa yaparlar. Alimlerin ise varlığı yaşam tarzları, ilmi vizyonları ve en önemlisi yetiştikleri toprak cehalet toprağı değildir. Ancak Halk ne zaman İlim/Alim sınıfına itibar etmemeye başlar; o zaman halk davukluğu başlar veya İslam cahili çobanlar rolünde piyasa sürü ile sahte seviyesiz-küfürbaz alimcik müsveddesi ile dolar.
3) Devletin Dini sömürmesi!
Devlet ve Din ilişkisinin en çarpık örneği bu sahte-soytarı “Hasta Çoban”ların sayısının artması ve çoğuna devletin verdiği sahte desteği vardır; daha doğrusu devlet halkı hizaya getirmek için bu tipleri malzeme olarak piyasaya sürer ve zamanı geldiğinde farklı devlet operasyonlarında kullanır. İslam tarihi devletin bu “Hasta Çoban” ihalesine girmemesi ve karşılığında ölümü-şehadeti göze alması örnekleriyle doludur.
Devletlerin ( Sultanlar dönemi ve modern zamanlardaki Laikçi dönemler arasında benzerlik çoktur…) “Hasta Çoban”” projesi aslında “Devleti İslamsızlaştırma” projesinin ara taktiğidir. Çünkü “İslam’a göre….” diye başlayan ve nerdeyse her konuda ahkam kesen bu hastalıklı tipleri devlet ısrarla “Büyük zat! Alim bu!” diyerek önce etiketliyor; ardından “Gerçek din bu!” diye gazlıyor ve asıl hamlesini sonda yapıyor: Ve halka dönüp diyor ki devlet: ” Bakın İşte gerçek İslam bu! Bunlar devleti ele geçirirse sizin haliniz nice olur!…”.
Özellikle Cumhuriyet tarihi bu Laikçi tezgahın örnekleriyle doludur. Laikçilik adına hedef gösterilen bu tipler de; zavallı halleriyle, İslamı temsil ettiklerini ve Laikçi kesimin saldırısının ana sebebinin İslama saldırı olduğunu ve kendisinin de İslam fadesisi Çoban olduğunu ilan ediyor. Oysa halkı sürüleştirmenin bir yolu da Hasta Çoban ihalesidir.
4) İlim Meclisi mi Din Koçluğu mu? Karıştı!
Kuşkusuz meydanı sahte çobanların doldurması ve kendilerini “Kendimizi İslam’a dadım! Kırk yıldır İslam’a hizmet eden biri olarak!…” diye kendini anons geçen bu tiplerin çoğalmasının sebeplerinden en önemlisi; İlim meclislerinin kaybolmasıdır.
Çünkü ilim meclisinde bir öğreten bir de öğrenen vardır; ve ikisinin de odağı ilimdir! Hayat ve Din koçluğu değil!…
Özellikle kendilerini önce “Burası İlim meclisidir!” diye tanıtan; ardından etraf kalabalıklaşınca “İslam’da cevapsız soru yoktur; sorun cevap vereyim!…” diye devam eden; Ve bir bakmışsınız; halka da devlete de parmak sallayan; fetva vermediği, ahkam kesmediği konu bırkmayan; şöhret budalası tiplerin çoğaldığını görüyorsunuz.
Kuşkusuz “İlim Meclisi”; hem halkı sürüleşmekten hem devleti “Sürü çobanı” eşiğine indirgemekten kurtaran en muazzam sivil inisiyatifdir. İlmi itibarsızlaştıran devlet, özü itibariyle zalimdir; cehaleti ilim sanan halk da sömürge toplumudur.
Özellikle; ülkemizde; “İlim Meclisi” rolünü dolduramayan İlahiyat-Diyanet kurumu, boş kalan meydanı dolduran bu “”Hasta Çoban” sürüsü ile baş edemez!…
İlim Meclisi haysiyetine uyan istisna alimler ise; er ya da geç piyasaya dalmak zorunda bırakılıyor. Geldikleri nokta da “Hasta Çoban Avcısı” olmaktan ibaret.
Unutmayalım: Cehalet sadece Hasta Çoban ister!…
Hakikat peşinde olan halk ise İlim meclisi arar!
Belli ki, Halk o kadar özlemiş ki; İlim Meclislerini… Sosyal medyada gördüğü Yotober’ları Alim, Prodüksiyon tezgahlarını da İlim meclisi sanıyor!
Ne yapsın! Halk çoğu zaman ilmin ağırlığını, sorumluluğunu taşımak istemiyor! Hasta Çoban projesi hem konforu besliyor hem eğlenceyi!
Devlet mi? O zaten “İlim Meclisi”nin ne demek olduğunu biliyor!…






















