📑 Yayıncı Kaynak: Analiz Vakti Özel Haber
🪧 Yayın Tarihi: 2025-10-29
✍️ Yazar: Analiz Vakti Haber Editörü
🕊️ (Nasıl Kazandık, Nasıl Yaşattık)
📝 Türkiye’nin tarihsel dönüşümünde Millet, Devlet, Sistem ve Rejim kavramları arasındaki denge, Cumhuriyet’in ruhunu anlamanın anahtarıdır. 1923’te atılan adım yalnızca bir yönetim biçimi değişimi değil, aynı zamanda toplumsal kimliğin yeniden inşasıydı.
📍 Ankara – 29 Ekim 2025 – 10.00
HALKIN GELECEĞİNİ BELİRLEYEN DÖRT TEMEL UNSUR
Bir halk geleceğini dört temel kazanıma yaslar: Millet, Devlet, Sistem, Rejim.
Millet, farklılıkların bir arada yaşama iradesidir.
Devlet, yüzyıllar boyunca oluşan meşru otorite yapısıdır.
Sistem, yasama, yürütme ve yargı arasındaki etkileşimi düzenler.
Rejim ise yöneten-yönetilen ilişkisinin biçimidir.
Osmanlı İmparatorluğu, bu dört unsuru asırlarca birlikte yaşatan bir yapıydı. Ancak sanayileşme, Rönesans ve Fransız Devrimi’nin etkileriyle tüm dünyada “rejim” kavramı yeniden tanımlandı.
1923’te ise Türkiye, monarşiden halk egemenliğine dayalı Cumhuriyet rejimine geçti.
REJİM DEĞİŞTİ, PEKİ YA DİĞERLERİ?
Cumhuriyet, yalnızca bir rejim değişikliği değil, aynı zamanda toplumsal sosyolojinin bölünmesine de zemin hazırladı.
1923’te Türkiye iki ana toplumsal eksene ayrıldı:
1️⃣ Batılılaşma ve Redd-i Miras Ekolü
Bu kesim, Osmanlı mirasının tüm unsurlarını geride bırakmayı savundu.
“Yeni bir sayfa açalım, Batılılaşalım” diyen bu görüşe göre modernleşme, Avrupa’nın parçası olmakla mümkündü.
Jön Türkler ve İttihat Terakki bu düşüncenin siyasi ve entelektüel öncüleriydi.
Bu kesim için “Yeni bir ulus yaratmak”, geçmişle tüm bağları koparmak anlamına geldi.
Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki kurum inşası bu anlayışla şekillendi ve bu çizgi zamanla CHP’nin ideolojik omurgasını oluşturdu.
2️⃣ Devamlılık ve Reform Ekolü
Diğer kesim ise redd-i mirasa karşı çıktı.
Onlara göre Osmanlı’nın yıkılması gerekmezdi; reformlarla modernleşme mümkündü.
Cumhuriyet’i destekleyen bu grup, millet kavramının sadece Türk ırkıyla sınırlanmasına karşı çıktı.
“Rejim değişir ama millet, devlet ve sistem değişmez” diyen bu anlayış, Osmanlıcılık, Panislamizm ve İslamcılık düşünceleriyle besleniyordu.
Bu çizgi, ilerleyen yıllarda Demokrat Parti ve AK Parti gibi partilerde vücut buldu.
TARİHİN KADER SORUSU
Peki, Osmanlı’yı Cumhuriyet’e dönüştüren kurucu kadro hangi kesimdeydi?
Mustafa Kemal ve arkadaşları bölünmüş sosyolojinin hangi tarafında durdu?
1923–2023 arasında bu iki kesim nasıl bir etkileşim yaşadı?
Ve bugün, 2025’te üçüncü bir toplumsal yol oluştu mu?
100 YILLIK DÖNÜŞÜMÜN EŞİĞİNDE
Bugün hâlâ tartışılan “Cumhuriyet nasıl yaşatılmalı?” sorusu, aslında bu iki ana çizginin mücadelesinin devamıdır.
Bir yanda geçmişle bağlarını koparan modernist ekol, diğer yanda geçmişi reddetmeden ilerlemeyi savunan reformist ekol.
Her iki görüş de Cumhuriyet’in bir yüzünü temsil eder. Ancak 2025 Türkiye’si, artık “üçüncü bir sentez” arayışındadır:
Geçmişin mirasını reddetmeden, geleceğin ufkuna bakan bir yeni Cumhuriyet anlayışı.
📣 ANALİZ VAKTİ GÖRÜŞÜ
Prof. Servet Hocaoğulları – Tarih ve Siyaset Uzmanı: “Cumhuriyet, sadece bir rejim değişikliği değil, bir kimlik yenilenmesidir. Ancak bu kimlik, köksüz olamaz.”
Analiz Vakti Yorumu: Cumhuriyet’in geleceği, geçmişle kavga etmekte değil, geçmişten öğrenmekte gizlidir. Türkiye’nin önündeki yeni yüzyıl, artık bir kimlik sentezi yüzyılı olacaktır.
CUMHURİYETİN YÜZLERİ
Bir Zafer Kuşunun İki Kanadı
Bölünmüş Sosyolojinin Travmaları
Bugün Cumhuriyet’in ilanının 102. yılı. Ancak kutlama biçimlerine bakıldığında, bu tarih yalnızca bir bayram değil, aynı zamanda farklı sosyolojik algıların aynası haline gelmiş durumda.
Muhalefet medyası — özellikle Halk TV ve Sözcü — Cumhuriyet Bayramı’nı şu tema üzerinden yorumluyor:
“AK Parti iktidarında Cumhuriyet değerlerinden uzaklaşıldı. Halk buna tepki olarak Anıtkabir’e akın ediyor. CHP iktidarıyla birlikte yeniden devrim ilkelerine döneceğiz.”
Bu söylem, aslında yüzyıllık bir politik refleksin güncel versiyonu. CHP, kurucu parti kimliğini her 29 Ekim’de tekrar gündeme taşıyarak, “Cumhuriyeti kuran biziz, sahibi biziz” tezini yineliyor. İktidarda olmadığı her dönemi, “Cumhuriyetin rotasından sapıldığı” gerekçesiyle eleştiriyor.
CUMHURİYET VE VESAYETİN TARİHSEL İZLERİ
CHP’nin Cumhuriyet kutlamalarına yaklaşımı, yalnızca siyasal bir duruş değil; vesayet kültürünün sürekliliği anlamına da geliyor.
Parti, tarih boyunca askeri darbelerden medya manipülasyonlarına kadar birçok vesayet aracını “Atatürkçülük” etiketiyle meşrulaştırdı.
Bu durum, hem demokrasiyi hem de laiklik anlayışını araçsallaştırılmış ideolojik semboller haline getirdi.
Bugün de aynı refleks, farklı biçimlerde devam ediyor:
CHP ve ideolojik çevresi için Cumhuriyet, yalnızca bir yönetim biçimi değil; kendilerinin iktidar hakkını garanti altına alan bir tarihsel imtiyaz alanı olarak görülüyor.
HALKIN DİĞER YARISI VE SOĞUTULMUŞ LİDER KÜLTÜ
Toplumsal bölünmenin diğer tarafında ise Cumhuriyet rejimini benimseyen ama redd-i miras anlayışına karşı çıkan geniş bir halk kesimi bulunuyor.
Bu kesim, Cumhuriyet’i sahiplenirken Osmanlı hafızasının silinmesine karşı çıkmış; ancak CHP’nin katı ideolojik tutumu nedeniyle zamanla Cumhuriyet kavramına mesafeli hale gelmiştir.
Bu noktada en çarpıcı travma, “Soğutulmuş Lider: Atatürk” olgusudur.
CHP’nin her antidemokratik uygulamasını “Atatürkçülük” adıyla yapması, halkın bir bölümünde şüphe ve mesafe kültürü oluşturmuştur.
Bu nedenle bugün toplumun geniş bir kısmında “Hangi Atatürk?” sorusu yankılanmaktadır — çünkü farklı kesimlerin farklı Atatürk imgeleri vardır.
DEMOKRATİK ÇİZGİNİN DEVAMI
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında Demokrat Parti’den AK Parti’ye kadar uzanan siyasal çizgi, hep bu ikinci halk kesiminin desteğiyle iktidara geldi.
Bu çizgi, hem dini hem kültürel olarak yerli bir Cumhuriyet kimliği inşa etmeye çalıştı.
CHP’nin “milli şef” anlayışına karşı, halkın iradesini öne çıkaran bu çizgi, Cumhuriyet’in sadece elitlere değil, millete ait bir değer olduğunu vurguladı.
CUMHURİYET’İN GERÇEK SAHİPLERİ KİM?
Bugün hâlâ tartışılan asıl soru şudur:
Cumhuriyet kimin mirasıdır?
Bir partinin mi, yoksa bütün milletin mi?
CHP, Cumhuriyet’i ideolojik bir tapu senedi gibi görürken; diğer halk kesimi, onu ortak bir değer ve milli sözleşme olarak kabul ediyor.
Ancak bu iki bakış arasındaki uçurum, hâlâ kapatılamadı.
İşte bu yüzden Cumhuriyet’in 102. yılı, bir “kutlama”dan öte, sosyolojik bir yüzleşme günüdür.
📜 Bir Sonraki Bölüm:
Mehmet Akif Ersoy, bölünmüş sosyolojide nerede durdu?
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında “birlik” mümkün mü?
- Atatürk ve Akif –
Başlarken; Üstünde mutabakat sağlamak yerine tartışmayı ve kamplaşmayı tercih ettiğimiz bir konudur: Cumhuriyet ilanı ve 1923-1938 arası… Dolayısıyla yıllarca tartışılması sonuçlandırılmamış ve bölünmüş sosyolojinin tarafları olmaktan da memnun olan kitlesel düzeyde karşıtlanmış çevrelerimiz varken; yazı serisinden amacımız: “Gerçeği bu!” demek değil.
Sadece “Mizakere notu” diyeceğimiz bir durum resmetmekten ibarettir. O nedenle yazının zemini zaten yeterince kayganlaştırılmış bir zemin iken; herkesin ezberini boca edeceği, bildiğini okuyacağı niteliğe de sahip iken; bir de biz polemikler şarjörünü boşaltmaya davet edici olmak istemiyoruz. Yazı serimizin odağı nettir: Bölünmüş sosyoloji!
Bölünmüş sosyolojiden ne kastettiğimizi anlatma gayretindeyiz o kadar. Onun dışında yazının içinde geçen bir kelime, olay ve isim bahane edilerek, gereksiz mugalatalara girilsin istemiyoruz. Hassasiyetiniz için şimdiden teşekkür!…
Cumhuriyetin “Kurucu Kadro/Yönetici”si kadar “Kurucu Halkı/Milleti” de vardı. Yani Kuvva-i Milliye sadece ” Osmanlı dönemi askerleri”nden oluşan bir “Yönetici” hareketi değildi. Aynı zamanda yüzbinlerce birey/halk kurtuluş savaşında kahramanlık gösterdiler.
Tarihsel bir gerçekliktir ki; Toplum 1923 sonrası için; gelecek senaryolarında iki ana parçaya bölünmüş olsa da, bölünmüş sosyoloji aktif olsa da; iki kesimde 1923 öncesinde tereddütsüz düşmana karşı savaştı ve kahramanlıklar gösterdi. Nitekim TBMM’nin ilk meclisi ( 1920-1923 dönemi) bölünmüş sosyolojinin iki kesiminden de Milletvekillerinin olduğu bir meclisti.
Ancak 1923’de Cumhuriyetin ilanıyla beraber; bu bölünmüş sosyoloji “Devlet ve Politikaları” noktasında çok büyük bir mücadeleye girdiler. Yani Dış cephede birlikte hareket edenler; iç cepheye gelince karşıtlanmış/cepheleşmiş oldular ve özellikle “Yeni Rejimin Patronajı” konusunda deyim yerindeyse kozlarını paylaştılar.
Nitekim TBMM’nin ikinci meclisinde ( 1923-1927 dönemi) milletvekillerine baktığımızda “Yeni bir sayfa açalım; Osmanlı ile geçmişimizi tarihin tozlu raflarında “Arşiv” olarak tutalım; Batı dünyasının parçası olalım!…” politikasını benimsemiş tipolojiler olduğuna tanık oluyoruz. Yani bir kesim önde/ileride/etkin oldular…
Yani bölünmüş sosyolojide halkın bir kesimi artık “İktidar”da idi ve devlet politikalarının içeriği de yönü de artık bu birinci kesim ( Redd-i Mirascı sosyoloji diye özetleyebiliriz…) tarafından yazılacak ve uygulanacaktı. Nitekim öyle de oldu.
Fakat çok ilginç/ sembolik bir “Duruş” ortaya çıktı. Yeni rejim öyle bir “Duruş”a ulaştı ki; Cumhuriyet kutlamaları “Atatürk heykeli önünde İstiklal marşı okunarak” başlıyordu. İstiklal marşının sözlerini ise “Milli Mütefekkir ve Şair” sayılacak Mehmet Akif Ersoy tarafından yazılmıştı. Mehmet Akif Ersoy ise Kuvva-i Milliye mücadelesi süresince Atatürk ile birlikte hareket etti. Üstelik oldukça birebir-yakın temas içinde çalıştı. Ve Akif iktidar olan birinci kesimden değildi!…
1923-1934 yılları arasında Bölünmüş sosyoloji cepheleşmesi derinleşirken; çok ilginçtir ve müzakereye açıktır ki; konu/gündem/eksen “Nasıl bir Cumhuriyet?” odaklı olmaktan çıkıyor; daha doğrusu bu alandaki odaklanma zayıflıyor ve varsa-yoksa tek bir gündem, eksen, merkez oluşuyordu: Atatürk!
Yani 1923 sonrası “Cumhuriyet Tarihi”nden daha çok “Atatürk’ün Hayatı ve Tarihi” eksenine oturuyordu.
Kuşkusuz ” Varsa-yoksa Atatürk!” gündemini-eksenini oluşturan ve “Atatürkü Yüceltmek!” seanslarını organize eden bazı çevrelerin niyeti-hesabı çeşitlenmişti.
Özellikle 1923-1934 arasında bu “Yüceltme”den başlayıp “İkonlaştırma/Tabu” kılmaya kadar uzanan; hatta marjinal bazı çevrelerce tereddüt etmeden Tanrı-Din yüceltmesi için kullanılan tüm kavramları ( İlah görme-İbadet etme ve ritüelleri ( Rüku-secde gibi ) Atatük’e has kılma çabaları “meydanı boş bulmak” kabilinden sergileniyordu…. veya bir irade “Meydan sizin!” diyordu.
Ancak, zamanla herkesin anlattığı bir Atatürk olsa da, Cumhuriyet tarihi alanında türetilmiş bir birine zıt onlarca Atatürk tipolojisi türetilse de; tarihçeler kurgulanmış olsa da; bir gerçeklik gözlemleniyordu:
Şahsi gözlemimiz şu yöndedir: Atatürk 1923-1934 arasında söz konusu “Bölünmüş sosyoloji”yi yönetme/dengeleme çabasındaydı. O nedenle 1923-1934 yılları arasında Atatürk’ün Anadolu gezilerinde etrafında olanların statüleri, vasıflar, giyim kuşamları, gündemler ve ilişkiler incelendiğinde; söz konusu mevcut bölünmüş sosyolojinin iki kesimini de kuşatan-dengeleyen ve/veya bir kesimi açıktan karşısına alacak radikallikte bir uygulama içermiyordu. Daha keskin cümle kuralım: Atatürk’ün gönlü de aklı da bir kesimden yana olsa da diğer kesimi ötekileştiren, dışlayan ve-veya saldıran bir tutum içinde değildi.
Bazı tarihçiler özellikle 1923-1934 arasındaki bu dengelemeyi “Anlatarak ancak direterek”, “İkna çabasında ancak tolere etmeden” ve “Sunarak ancak mobingle” bir dengeleme türü olduğunu ileri sürse de; bölünmüş sosyolojinin iç cephede bir İç savaşa dönüştürülmediği-buna izin verilmediği çok açık.
Ancak…. Artık çok net bir fotoğraf vardı: Atatürk’ün gönlü de aklı da birinci kesimle aynıydı: “Yeni bir sayfa açılacak; Redd-i Miras bir ölçüye kadar planlanacak, Batılılaşma eksen kılınacak ve tabi “Yeni bir rejimden yeni bir devlete! Yeni bir devletten baştan inşa edilecek bir Ulusa!” politikası “Cumhuriyet Devrimleri”nin esası kılınacaktı.
Nitekim bölünmüş sosyolojinin bir kesimi “Atatürk gibi bir Lider!” imkanı yakalayınca; halkın diğer kesimi üzerinde her türlü mobinge/baskıya/ötekileştirmeye açıktan yöneldi. Ancak bu ötekileştirilen halk kesimi “Kurucu Kadro” ile birlikte hareket eden “Kurucu Halk” idi…
Dolayısıyla kurtuluş savaşında çok büyük kahramanlıklar gösteren ve yüzbinlerce şehid ve gazinin annesi, babası, kardeşi olan bir halktı. Hatta nicelik olarak diğer kesime göre çok daha fazla idiler…
İşte Mehmet Akif Ersoy bu ikinci kesimin adeta vicdanı, sesi, çığlığı, hikayesi, umudu, öncüsü, elçisi olmuştu. Zaten SAFAHAT ismiyle toplanmış bütün şiirler ve İstiklal marşındaki ruh hali bu kesimin özü-sözü idi.
Ancak büyük bir savaştan çıkmış halk bölünmüş ve gelecek senaryosu konusunda, karpuzun ikiye bölünmesi gibi, parçalanmıştı. Ve bölünmüş sosyolojinin bir kesimi artık Atatürk liderliğinde yola çıkıyor ve devlet politikaları da bu kesimin hayallerini, taleplerini önceliyordu!…. Hatta “Atatürk Devrimleri” başlığı altında gerçekleşen bütün uygulamalar iki konuda “affetmeyeceğiz!…” sertliğindeydi: Biri Osmanlı ve tarihi. İkincisi de ikinci halk kesiminin Din ve Kültürü idi.
Yani iktidara gelen birinci halk kesimi, konu Osmanlı, Din ve hatta Milli kültür ( Anadolu kültürü) olduğunda hırçınlaşıyor ve bu konuların modernleşmeyi, çağdaşlaşmayı, batılılaşmayı yavaşlattığına inanıyordu ve görünür olmasına tahammül edemiyordu.
Mehmet Akif Ersoy işte bu bölünmüş sosyolojinin ve ardından bir kesimin devlet politikasını belirleme gücünün ve ardından gelen diğer kesimi ötekileştiren durumların sayısının artmasından ötürü “büyük hayal kırıklığı” yaşamış ve çıkardığı sırat-ı Müstakim ve ardından Sebilurreşad dergisindeki yazılarla eleştirilerini dillendirmiştir.
Hatta Atatürk’ün ödüllü yarışmaya katılmak anlamında: “İstiklal Marşını Akif Yazsın!” talimatı da; eleştirel yazılar sonrası bazı çevrelerin Atatürk’e gelip ” Tekrar İstiklal marşı yarışması düzenleyelim! Akif’in bu şiiri İstiklal Marşımız kalırsa; Marşın içindeki mesajlar ve çizgiler bizim yolumuzu yavaşlatır!…” taleplerini Atatürk geri çevirmiş ve hatta polemiklerin önünü kesmek için Akifi ve marşı övmüştür….
Ancak ” Atatürk’ü Yüceltmek!” projesi, planı, projeksiyonu yaygınlaşmaya başlamış ve Atatürk hayatta iken bu yüceltme işi öyle bir kıvama ulaşmıştı ki; artık kim neyi hedefliyorsa bunu Atatürk üzerinden yapıyordu. Bu seferberliğin içinde en dikkat çekici fraksiyon, örgütlenme adreslerinden çok kısa bahsedelim.
Daha doğrusu yüzyıldır bir irade ısrarla bir karşıtlanmış, uçlardan gündem oluşturan çevreleri gündemi belirleyen adres olarak etkinleştiriyor…
Şimdi detaylandıralım şu Uçları.
*** Atatürk’ün özel hayatını ” Yeni ulusun dini” yapmak isteyenler.
Aslında Atatürk’ün özel hayatını kendileri için yaşam tarzı, rehberlik yolu ve hatta “Din” kılmak isteyenler, Cumhuriyet tarihinde marjinal-az-lokal durumdaydılar. Fakat o kadar çok gürültü yapıyor ve , şahsi tespitim: o kadar çok Atatürk istismarcılığı yapıyorlardı ki, özellikle o dönemin medyasında çıkardıkları gürültü-fitne alıp başını gitmişti.
“Kabe Arabın olsun; Çankaya bize yeter!” den başlayan “İlahımız Atatürk’tür”e varan; “İslamı bırakalım Hristiyanlığı yeni ulusun dini yapalım!” diyenden; açıktan islama ve değerlerine küfürbazca saldırana kadar… bin bir çeşit İslamı ve Osmanlıyı aşağılayan çevreler türedi veya türetildi.
Hatta Atatürk’ün özel hayatını her yönüyle ( giyim-kuşam, alışkanlıklar, yaşam tarzı, söylemler…) birebir kendi özel hayatına taşıyan bu kesim için; Müslümanların “Allah”ı yerine “Ulus Devlet” konuyor; Peygamberi de “Atatürk” olarak tarif ediliyordu.
Mehmet Akif Ersoy’a en fazla düşmanlık besleyen ve onu hedef gösteren ;sürekli Atatürk’e şikayet eden çevrelerin başında geliyordu.
Bu marjinal-lokal çevrelerin içinde “Rakı-Dans-Dekolte” üçlemini cumhuriyet ve devrimlerinin ideolojik şartı gibi sunan ve dayatan gruplar da türedi. Hatta bu zihniyet günümüzde de açıktan kendini sergilemekten çekinmemektedir.
( Bir hatırlatma: 28 Şubat süreci yaşanırken ve ardından AK Parti iktidarı gelince; CHP’nin kurmaylarının ve yandaş medyasının kendi seçmenine “İnadına dekolte giyip çıkın sokaklara; inadına üstünde Atatürk resmi olan Rakı bardakları kullanın ve inadına Dans özellikle Vals yapın!… kampanyası aslında Atatürk’ün özel hayatını kendisine bir yol/tarikat ve inanç/Din bellemiş çevrelerin günümüzde de varlıklarını koruduklarını göstermektedir…)
Nitekim; yıllar geçtikçe, ötekileştirilen diğer halk resmi içinden bazı çevreler de ortaya çıktı ve ne zaman Atatürk’ten söz açılsa; bu “Atatürk’ü Yüceltme” çevrelerin sözlerini, tutumlarını yani Atatürk’ü “Paganist” yöntemlerle yüceltme dilini gerekçe gösterdiler ve Cumhuriyetin ilanıyla ve sonrasıyla olup bitenleri “Dinsizleşme tarihi” olarak yaftaladılar.
Yani ” Rakı-Dekolte-Dans” üçgeninde Atatürk yüceltmesine ( bana göre istismarcılığı) karşılık tepki verirken; işi-konuyu “Cumhuriyetin dinsizleşme sicili”ne vardıracak kadar işi iç cephede küfürleşmeye vardırdılar.
Oysa Mehmet Akif Ersoy hayatı boyunca bu marjinal-lokal çevrelerin Atatürk istismarcılığını asla muhatap almamış ve onlarla birebir uğraşmak gibi bir yol tutmamıştır. Ancak Sebilurreşad dergisinde “Osmanlının hafızadan silinmesine, redd-i mirasa, batılılaşmayı batıcı kılma politakalarına şiddetle karşı çıkmıştır…
Atatürk’ün özel yaşamını bir halk inancına ve devlet politikasına çevirmek isteyen ve bunu Paganist tekniklerle modelleyen çevrelerin tutumunu, Cumhuriyet tarihi içinde “bir grubun tercihi” olarak görmek yerine; ısrarla Cumhuriyetin ideolojisi gibi algılayan ve sunan dindar çevreler oluşmuştur. Akif bu çevrelerle de arasına mesafe koymuştur. Hatta Akif bu çevrelerin Allah-Kur’an-Tarikat anlayışlarına da itiraz etmiş ve bu çevrelerin de bir “Din istismarcısı” olduğunu belirtmiştir….
Nitekim Akif’in arasına mesafe koyduğu bu “dindarcı/Dinci” çevrelerin sürekli Atatürk’ü paganistçe yücelten çevreleri gerekçe gösterip Cumhuriyet tarihini toptan dinsizleşme sicili diye tarif etmeye kalkanlara uzun süre fikri-ideolojik öncülük etmemiştir; Ta ki iki isme kadar: Kadir Mısıroğlu ve Necip Fazıl Kısakürek!…
( Bu arada belirtelim: Konumuz, odağımız: Kadir mısıroğlu – Necip Fazıl veya Paganist yöntemlerle Atatürk’ün özel hayatını bir toplumun yaşam tarzı ve devlet politikası yapmaya çalışan çevreler… değil. Odağımız 1923’de varolan bölünmüş sosyolojinin de 102. yılını yaşıyoruz. Ve Cumhuriyet kutlamalarına da yansıyan bu bölünmüşlük hali…devam ediyor. Söz konusu bu durumun İç cepheyi zayıflattığına dikkat çekmek ve aşmaya-bütünleşmeye yönelik müzakere notları düşmektir…
Değilse yazımızın konusu-odağı ne Atatürk ne de Akif analizidir. o nedenle odak dışı konulara girilip oradan yola çıkarak polemik üretilmesini istemiyoruz. Bağlamından kopuk yorumlara müdahalemiz hoş görülsün… Ancak bölünmüş sosyolojiyi aşmaya yönelik her türlü müzakere notu başımızın üzerinde… )
Peki… Kadir Mısıroğlu ve Necip fazıl Kısakürek ile beraber; uzun süre dışlanmış, ötekileştirilmiş halk kesimi hem Mısıroğlu’na hem Kısakürek’e inandı mı?
CHP’nin içinden çıkmış Demokrat Parti acaba uzun yıllar ötekileştirilmiş halk kesimine bir umut verdi mi? Menderes döneminde Kadir Mısıroğlu – Necip Fazıl Kısakürek gibi sembolleştirilmiş isimlerin Cumhuriyet tarihini el alış biçimine ötekileştirilmiş halk kesimi inandı mı?
CHP’nin 23 yıldır Erdoğan’dan söz açıldığında Erdoğan’ın Kadir Mısıroğlu ve Necip Fazıl Kısakürek hayranlığından söz açması; buna karşılık Erdoğan’ın da tepki olarak; açıktan İslam düşmanlığı yapan ve Atatürk’ü paganist tekniklerle ilahlaştırma-dogmalaştırma ve Atatürkçülüğü bir Din formatında sunma çabalarına sahip çevrelerden örnekler vermesi…. Acaba bölünmüş sosyolojinin uçlarda cepheleşmeye devam ettiğini mi gösteriyor?
Yoksa CHP de Erdoğan da bu uç örneklemeleri kasıtlı olarak mı kullanıyor? Yani iki taraf da bölünmüş sosyolojinin tarafları olan halk kesimini bu uçlar üzerinden mi konsolide ediyor?
Oysa Atatürk’ün özel hayatını toplum için yaşam tarzı kılmaktan ve bunu devlet politikası görmekten uzak; yani Atatürkçülüğü Rakı-Dekolte-Dans olarak görmeyen ve böyle gösterilmesini de özünde Atatürkçülüğe hakaret sayan daha geniş Atatürkçü çevreler varken;….
Cumhuriyet tarihini “dinsizleşme sicili” olarak asla görmeyen; Atatürk’ün özel hayatı ile Türk Devletinin ve Milletinin tarihi serüvenini ayrı kategorilerde değerlendiren ve en önemlisi Cumhuriyeti ve devrimlerini asla Osmanlı ve islam düşmanlığı olarak algılamayan; ancak yapılan eldir çok uygulamaya eleştiri getiren, itirazlar yükselten ve bölünmüş sosyolojinin ikinci kesimi içinde yer alan çevreler varken;….
Israrla bir tarafta ” İslam ve Osmanlı varsa; Orada Atatürk yoktur!…” diyen çevrelerle; ” bir yerde Atatürk varsa; orada İslam ve Osmanlı zaten yoktur!…” diyen çevrelerin İÇ CEPHE alanındaki rolleri acaba tarihsel gerçekliklere mi dayanıyor; Yoksa bu marjinal-lokal çevrelerin varlığını koruyan ve çatıştıran bir irade-güç hala aktif mi* Mesela İngilizler ?
Cumhuriyetin kuruluş döneminde İngilizlerin bu toprakların üzerindeki hesapları, komploları varken; biz Cumhuriyetin 102. yılını kutlarken; acaba İngilizler neyin 102. yılını kutluyorlar acaba?
- Devam edeceğiz –
Son bir not: Bir sonraki yazımızla Cumhuriyet kutlama serimizi tamamlayacağız. Tavsiyemiz; O yazıyı da paylaşalım. Müzakere notlarımızı tüm yazıların bütünlüğü içinde sizler de bizle paylaşmış olursunuz…
Konu çok su götüreceğinden; ricamız; polemik-muğalata ile tarih çeşmesine susuz götürüp susuz getirme tekniğine-muğalatasına girmeyelim. Çünkü niyetimiz şu bölünmüş sosyolojiden ülkeyi bir an önce çıkaramaya yönelik katkıda bulunmak!….






















