Voltaire, Fransa’nın 17. Yüzyılda yaşamış en büyük düşünürlerinden birisidir. Ona dönemin yöneticileri, Peygamber Efendimiz hakkında, aşağılayıcı bir piyes yazdırmışlar, piyes sahneleneceği sırada, Osmanlı İmparatorluğu ültimatom vererek; ‘Bu, eserin oynanmasını savaş sebebi sayarız’, tehdidinde bulununca oynatmaktan vazgeçmişlerdir.
Bunun üzerine Voltaire, ‘Ben ne yapıyorum, Türkler ve Müslümanlar gerçekten bu papazların bana anlattıkları gibi mi, değil mi?’ diyerek araştırmış ve bu defa, ‘Ahırdaki eşekler, kilisedeki papazlardan bu ülke için daha faydalıdır’ diyerek, İslam ve Türkler hakkındaki görüşlerini yazmıştır.
Hatta, İslam’ı tanıdıktan sonra, Hıristiyanlığı reddetmiş ve kilise tarafından da aforoz edilmiştir. Hatta Fransa, bu adamı dünyaya ‘Tanrıtanımaz’ diye tanıtmıştır. Halbuki o, Hıristiyanlığın ‘Teslis’ini reddediyordu ve ‘Tanrı olmasaydı, Onu var etmek gerekirdi’ diyordu. Şimdi, içerisine pek fazla bir şey katmadan, onun görüşlerinden bazılarını sizlere aktarmak istiyorum (Meraklısı Benim ‘Batı İslam’ı Tanıdıkça’ isimli kitabıma bakabilir):
“Biz, Kuran’a sayısız yakıştırmalar kondurduk.
Oysa, Kuran’da bunların hiçbirisi yoktur. Keşişlerimizin asıl zoru, Müslüman olan Türklerle idi. İstanbul’un fethinden başka türlü karşı konulamayınca, onlar aleyhine sürü sürü kitaplar yazıp durdular. Sayıca Yeniçerilerden faza olan yazarlarımız, kadınları partilerine kazanmaya uğraştılar. Gûya (Hz.) Muhammed kadınları akıllı yaratıklardan saymazmış; Kur’an hükümlerine göre hepsi köle imiş. Bu dünyada hiçbir varlıkları olmadığı gibi, cennette de yerleri yokmuş.
Baştanbaşa yalan olan bütün bunlara Avrupalılar inanmıştır. Meğerse bu inancı değiştirmenin tek çaresi, Kur’an’ın 2. ve 4. surelerini okumaktı. Birtakım cahil ve aptallar, başka birtakım cahillerin telkinlerine uyarak, İslâm dininin beden zevklerine dayandığını ileri sürüyorlar. Hiç de öyle değildir. Bizleri birçok noktadan olduğu kadar bu yönde de aldattılar…”
“Eskiden bütün Hristiyan prensleri, kutsal savaş bahanesiyle, Hristiyanlığın bu kalesine çullanmak üzere el ele vermişlerdi. Şimdi oraya Türk-ler saldırırken, imdada hiç kimse yetişmedi. Doğru-sunu istersiniz İstanbul düşmeliydi, düştü. Çünkü dış yardımla tutunmak isteyen her kurum çökmeğe mahkûmdur!”
“Barbaros Tulan’da cami yaptırırken; Fransa’da, Lüter mezhebine katılanlar için özel bir işkence tertiplenmişti. Onları bir sırığın ucuna bağlarlar, öldürünceye kadar ateşe uzatıp çekerlerdi. Jezüit papazlarından tarihçi Daniel’in “Dindarlık Örneği” diye alkışladığı şeye bakınız!
Tarihçileri-miz işte böylece şereften düşerler!..”
“Türkler zannımızdan daha çok sözlerine bağlıdır. Türk’ün sanatın kumandanlıktır. Türkler yenilse bile boyunduruk altına alınamazlar!”
“Yıldırım Bayezid Macaristan’ı fethederken Hristiyan ordusunu ve o cesur Fransızları perişan etti. Fransızlar, savaştan önce ellerine geçirdikleri Türk esirleri öldürmüşlerdir.
Bayezid de zaferden sonra bu kötü örneğe uyarak Fransızları yok etmişse buna hiç de şaşılamaz. Biz Fransızlar, Türklerden daha insan olduğumuz kuruntusuyla övüneduralım. Bizler, her zaman Türklerin ayağına gideriz, onlar bir defa olsun Batı’ya gelmezler. Bu bizim ihtiyacımızın açık bir belirtisidir. İngiliz Kralı Giyom: “Türklere karşı onur taslanmaz” demiştir. Bu söz, malını satmak isteyen bir bezirgan tarafından söylenirse belki hoşa gider, ama şeref denilen nesneye kıskançlıkla bağlı bir hükümdara bilmem nasıl yaraşır!”
“Türklerin sırtına yüklediğimiz iftiralarla koskoca bir kitap olur.
Onlar, dünyanın en güzel, en büyük kesimine hâkimdirler. Bütün tarihçilerimiz, Türk imparatorluğunu istibdada dayanan bir devlet olarak göstermekle bizi çok aldatmışlardır.”(1)
Ülkemiz ve insanımız için hayasızca iftiralarda bulunan içimizdeki Sırp kökenli Türk ve İslam düşmanı hainler bundan utanacaklar mı acaba?
1 Bk. Türkler, Müslümanlar ve Ötekiler, Türkiye İş Bankası Yayını, Ankara 1975, Muhsin İlyas Subaşı, Batı İslam’ı Tanıdıkça, Nesil Yayınları, İstanbul 2003)






















