İkisi Ölünce Ne Olacak?
– İkisinden sonrasını kim senaryolaştırıyor?-
Hangisi “Devlet Aklı“nın Kayyumu?
Türk Siyasetinde Seçmen Travmasının Anatomisi
“Türk Devlet Aklı” Nerede Toplanır?
1) Seçmenin ömrü “Alt yazı” kadardır!
“CB Erdoğan hakka yürüdü!” altyazısı geçtiğinde medyada; Erdoğan’ın içinden geldiği ve zamanla yabancılaştığı sosyolojinin de ömrü bitmiş olacaktır. Çünkü Anadolu dindarlığında “iktidar vekâleti” her zaman liderin nefesi kadardır. Kuşkusuz bu ilişki türünden lider de kitle de memnundur. AK Parti seçmeni Erdoğan sonrasına hazır değildir; o nedenle “Travma” içine düşecektir. Zaten şimdiden “Politik sendrom”a düşmüştür. Çünkü Erdoğan ve seçmeni arasındaki etkinleşme dokusu kaybolmuştur… Erdoğan seçmeni kendini Erdoğan kurgusu üzerinden tatmin etmektedir. Oysa Erdoğan gerçekliği ile seçmeninin gerçekliği başkalaşmış ve ters istikamette seyr etmektedir. Erdoğan’ın nefesini kendi politik nefesi diye sermayeleştimiş kitlenin Erdoğan sonrası içine düşeceği travmalar helezyoniktir.
“Devlet Bahçeli Hakka yürüdü” altyazısı geçtiğinde medyada; Bahçeli’nin içinden geldiği ve zamanla yabancılaştığı resmi alanın/Devlet mekanizmasının ömrü bitmeyecektir! Çünkü devlet aklının her zaman görev verdiği biri olur ve MHP her zaman bu geleneğin partisi olarak var olduğundan; sadece yeni ismin anonsunu bekleyecektir. Ancak seçmen toplamak artık çok zor. Çünkü MHP geleneği üzere; seçmenle devlet üzerinden bağ kurduğu için zamana ihtiyacı var. İyi parti, Anahtar parti, Zafer Parti ve yeni kurulacak partilerin hepsinin odağında halk yoktur; devlet vardır ve görev beklemek üzere kurulmuşlardır.
Fakat asıl kritik süreç, seçmende yaşanmaktadır. Çünkü Türkiye’de seçmenin “oy vermek” dışında bir özelliği/melekesi kalmamıştır. Daha doğrusu artık vatandaş kendisinde sadece “oy verecek” enerjisi ve “oy şantajı” dışında bir meleke/yeti bulamayacak hale gelmiştir/getirilmiştir. Yani vatandaş ne topluma ne de devlete “müdahil” sıfatıyla katılabilecek enerjide/birikimde/marifette değildir. Vatandaş seçmen olmadığı zaman politik boğulma hissine kapılmaktadır. O nedenle siyaset dışında hayatın içinde başarılı olamamakta ve varlık gösterememektedir.
“Ne yapalım! Alternatif var mı? Kime Oy verelim!…” eşiğinde boğulmuş bir duruş-ufuk ve dil içinde bunalmış seçmen kitlesi şunu itiraf ediyor demektir: “Oy vermek dışında hayatın içinde var olabileceğim, inisiyatif alabileceğim bir yeteneğim, etkinleşmem, örgütlenmem, dirayetim, vizyonum kalmadı!…”
Bu şu demek: Türkiye’de muazzam bir “Vatandaş olamamak” krizi var. Devlet-Vatandaş ilişkisi sadece siyaset üzerinden nefes alıp vermektedir. Bu şu demektir: Vatandaşlık “Yatalak” pozisyonundadır.
2) Teşkilatların ömrü “Rant Borsası” üzeredir. Türkiye’de parti teşkilatları bir türlü “Halk Hareketi” olamamıştır. Her zaman bir heyecanla bu hava verilse de; özü de sözü de finalde; partilerin hepsi bir “Kadro hareketi”dir. Parti kuruluşunda oluşmuş Kadro parti tabelası indirilinceye kadar aynı kadrodur ve “Kadronun vardiya usulü nöbet tuttuğu” bir mekanizma hep varolur. Kadro dışı vitrine çıkarılmış isimlerin tümü “Politik operasyon” gereğidir. Nitekim Erdoğan “Halk hareketi” işlevini bizzat kendisi üstlenmiş ve “Erdoğan-Halk” denklemini kemikleştirmiştir. Yani halk ile iletişimi, etkileşimi kendi merkeziyetinde odaklandırmayı başarmıştır. “Oyum Erdoğana!” seçmen tipolojisini inşa etmiştir. Zaten Kadro da “Oylar Erdoğan’a veriliyor!.. Biz işimize bakalım!” pozisyonunu hiç elden bırakmamıştır. O nedenle Erdoğan teşkilat disiplini ve karizmatik liderlik dışında/ötesinde “Teşkilatta Tek Adam” erkliğini hep korumuştur. O nedenle “Teşkilat” hiç bir zaman “Halk hareketi” sosyolojisine evrilememiştir/evrilemez de. Çünkü ne niyet ne de yol haritası olarak böyle bir misyon gündem edilmemiştir. O nedenle Teşkilatlar her zaman bir “Yürütme organın”dan beslenmek üzeredir. Bu çok doğaldır.
Çünkü partileri bizzat yürütmeden pay almak için zorlayan seçmenin kendisidir. Yani parti teşkilatlarını “Rant borsası”na düşüren seçmenin kendisidir.
Bu şu demektir: Seçmen aslında partileri ticari yatırım adresi olarak görmektedir. Bu bağlamda “seçmen cebine bakar!” bir efsane değildir; ancak eksik bir anlatım/betimleme şeklidir. Seçmen için Parti bir “Fon adresi”dir. İlişkisini çıkar-rasyonalite üzere kurar.
Nitekim seçmenler belediye başkanlarının ve milletvekillerinin yakasına yapışır. Çünkü söz konusu bu Fon’un expertizcisidirler. O nedenle seçmen hayatı boyunca parti teşkilatıyla ilgilenmez. Hatta kim il başkanı, kim ilçe başkanı ve teşkilat “ne yapar?”ı merak etmez. Teşkilatta olup bitenleri sadece “Profesyonel seçmen”ler takip eder.
Dolayısıyla seçmen aslında siyaseti “Rant borsası” gibi takip eder. Yani siyaset halka arz edilmiş bir ticari sektör olmuştur.
3) Seçim sonuçları “Hükümet belirleme” raporu değildir; aksine seçmenin sosyolojik davranışının çekilmiş emarıdır. Yani seçim tahlili “Kan tahlili” gibi yapılmalıdır. Çünkü seçmen bir partiye kan vermiyor; kendi kanını veriyor ve kendisi hakkında veriyor. Çünkü kan vermeye ihtiyaç duyacağı bir rahatsızlık içindedir.
AK Parti 15 Temmuz gecesine kadar seçim sonuçlarını bir “Kan tahlili” gibi ele alıyordu. Yani Doktor-Hasta ilişkisine yakın bir ilişki kuruyordu seçmenle. Fakat 2017’den bu yana bu ilişkiyi Doktor-Hasta ilişkisi olmaktan çıkardı. Daha çok Karı-Koca ilişkisine benzer bir iletişim formatına taşıdı.
Uzun yıllar mutlu ettiği, iyi şartlarda yaşattığı; fakat zor günlerde serzenişlere karşı sert tepki veren; “Beğenmiyorsan boşan!…” diline sıkıştırılmış bir iletişim-enformasyon sözlüğüne vakumladı.
Doğrusu boşanmaya niyet etse de seçmen (dişil rol) mahallesine güvenmiyor ve boşanma sonrası yaşayabileceği riskleri düşündükçe; “Sever de döver de!…” psikolojik eşiğinde birlikteliğini sürdürüyor.
Kuşkusuz AK Parti iktidarını Doktor-Hasta veya Karı-Koca gibi değil de; Fatih-Asker ilişkisi gibi gören yani hep bir “Fetih hareketi” şartlanmışlığı içinde olup bitenleri okuyan, yorumlayan bir kitle/kütle hep varoldu.
Örneğin;
Türkiye’nin son on yılda yaşadıklarını; Suriye’nin son on yılda yaşadıklarını; yani iki ülke açısından; deprem dahil; milyonlarca insanın ölümü; trilyon dolarlık kayıpları bir çırpıda/sekansta unutup “Şam’da namaz kılma fethi!” üzerine rüya tadında söylem geliştirebilen bir çevre var. Bütün çıplak gerçekliğine rağmen; herşey göz önünde olup bitmesine rağmen; süreçleri sürekli bir “Fatih-Fetih” algısı-sözlüğü içinde izah eden bir seçmen kitlesi hep oldu…. Ancak hayatta ve tarihte olup bitenler bambaşka yerlerde başka aktörlerle akıyor…
Bunun en somut örneklerden biri; Kürt konusu… üzerine son yaşananlar. Şimdi bu konu üzere “deşifre” kodları paylaşarak yazıyı bitirelim.
1) Devlet Bahçeli’ye verilen “Devlet” Ödevi: Türk Devlet’i (Aklı) Kürtlere Bahçeli üzerinden çok açık konuşuyor: “Kürtler!… Türkiye’de ekmeğinize, günlük hayatınıza odaklanın!… Ticaret, Kültür-Sanat, Üretimle ilgilenin. Hayat standartlarıyla ilgili sorunları meclise getirin çözelim. “Butik Kürt Devleti” veya “Federatif/Çoklu Kanton/Özerlik” gibi “Siyasal hedef”leri aklınızın ucundan geçirmeyin. Yani “Siyasal Kürtçülük” yapmayın!… Yapanı öldürürüz!. Hazır Suriye’deki gelişmeler de bu teklife fırsat vermiş; gelin bu fırsatı değerlendirin!… Yoksa Suriye’de açıktan savaşacağız sizlerle!….”.
Peki bu ödev içinde CB Erdoğan’a mesaj var mı? Var! “Erken Seçim” hatırlatması!… Yani sayın Bahçeli söz konusu ödeve hizmet edildiğinden şüphe duyarsa “Erken seçim” kartını kendisi devreye alacak. O nedenle hep bir uyum görecektir AK Partiden. CB Erdoğan Suriye’de başarı gösterirse; erken seçimden çekinmez!…
Zaten CHP başta olmak üzere bütün muhalif partiler yaşananlar karşısında hem aciz hem afallamış hem de önünü göremeyecek bir göz kararması yaşıyor…
2) CB Erdoğan’a verilen “Devlet” Ödevi: Bahçeli üzerinden/elçiliğiyle verilen ödeve ek olarak bir ödev daha var: “Suriye pazarını Türkiye lehine örgütle!…”. Neden “Pazar” kelimesi kullandım. Çünkü tarih bize her zaman bir kuralı hatırlatır: “Halklar kurtuluşuna odaklıyken devletler kendi pazarını kurar!…”.
Kuşkusuz devletlerin kendi halklarına bir jesti vardır: Pazar fiyatlarını “makul”da tutmak!…
O nedenle Suriye üzerinde “Pazar” algısı içinde “Tezgah” satın almak isteyecek bütün uluslararası şirketler, AK Parti döneminde mavi yakalıktan kurtulup beyaz yakalı olmuş tüm zenginler bu pazardan pay almak adına aktifler.
Suriye halkının işi çok ama çok zor…
Ancak Türkiye’de misafirperverlik, kardeşlik görmüş olanlar; yani Suriye halkının bir kısmı bu zor günleri Türkiye ile aşmak istiyor… Ancak nasıl?
Neresinden bakarsanız bakın; suriye halkının en az elli yılı ipotek altında. Türkiye onlar açısından “Makul Patron”lardan biri…
3) CB Erdoğan’ın gizli ajandası var mı? Yani devlet ödevler verebilir; ancak Erdoğan’ın iç dünyasında/aklında bir plan var mı? Bireysel olarak kendi B planı var mı?
Bir gerçekle yüzleşmemiz gerekiyor. Yıllardır yazıp-çizeriz. Son iki yıldır onlarca ilde “Bu100denTürkiye” projeksiyonu kapsamında görüşmeler, toplantılar, söyleşiler yaptığımızda da; tereddütsüz altını çizerek söyledik:
“İki Erdoğan var!”.
Biri ekranlarda halka seslenen ve zaman kazanan; Teşkilata seslenen ve ayak bağı olunmasın için süreci idare eden; seçmeni sürekli “sandık arafesinde” tutuk bırakan; yani kitleyi elde tutan ENFORMATİK ERDOĞAN…
Diğer Erdoğan ise; İkincisi ise; Devlet adamı kimliğiyle “Türk Devlet aklı ile hareket eden ve ödevleriyle meşgul olan POLİTİK ERDOĞAN.
FAKAT ARTIK.
Sayın CB Erdoğan ve Sayın Devlet Bahçeli Yaş kemale erdi. Sağlık durumları kontrol gerektiriyor… Uzun süre iktidarda olmak; Cumhur ittifakı içinde kalmak; doğal yorgunluklar getirir. Her şeyin bir sonu, finali var…
Evet, Türk Devlet Aklı bu süreçleri Erdoğan-Bahçeli ile yürütüyor. Bu iki ismin dışındakiler ne devlet aklına ne de halkı kontrol edecek güce sahipler…. Evet, devlet aklı bir yolunu bulup, son nefeslerine kadar bu ikiliyi aktör olarak ödevleyecek….
Ancak; insan ölümlüdür!…
Asıl sorular şunlardır:
İkisi Ölünce Ne Olacak?
– İkisinden sonrasını kim senaryolaştırıyor?-
Hangisi “Devlet Aklı”nın Kayyumu?
Türk Siyasetinde Seçmen Travmasının Anatomisi
“Türk Devlet Aklı” Nerede Toplanır?






















