– Dindarlığın bölünmüş sosyolojisi-
– Müslümanlığı “Pazar”a düşürmemek için Mektup Var!-
İnsan kendi becerilerine/inşa kabiliyetine/teknolojik marifetine tanık oldukça “Yaratılmış” bir varlık olduğu “ihtimali/yakini” ona “acı/arayış” veriyor. Bu acının/arayışın tarihine de “Dinler tarihi” diyor.
İnsan kendine ve içinde kendini bulduğu doğaya/dünyaya yapıp ettiklerine ve sonuçlarına tanık oldukça; kendini kontrol etmenin ne kadar “hayati/varoluşsal” olduğuna ikna oluyor. Bu kontrolün tarihine de “Devletler tarihi” diyor.
İnsan ihtiyaçlarını, zevklerini, hayallerini, kazanımlarını nasıl elde ettiğini ve neler yapmak durumunda olduğunu hatırladıkça; başkasıyla ilişkisini nasıl yönetmesi gerektiğine mecbur kalıyor. Bu mecburiyetin adını “Toplumların tarihi” koyuyor.
İnsan, din, Devlet ve Toplum karşısındaki edilgenliğini/alan darlığını/özerk alan ihtiyacını hissettikçe; kendini yüceltmenin, yapıp-ettiklerinden sorumlu tutulmayacağı bir esnek alanın ve dinin de devletin de toplumun da kendisine hizmet için varolduğu “atağını/saldırısını” deneyerek; kendini “Yaratılmış değil; Tanrısını seçen varlık!” olarak tarif etmeyi deniyor. Bu tarif çabasının adını “Hümanizm/Evrensellik” koyuyor.
Dinler, devletler, toplumlar tarihi ve insanın kendini yüceltme hikayesi; yeni bir evrede artık: Dijital Kopyalama
Dijital kopyalama insanı kopyalama, evreni kopyalama, hayatı kopyalama, tarihi kopyalama…. olarak iç içe ve muazzam bir etkileşimle sürüyor/sürdürülmek isteniyor.
Bireyler dijitalde istedikleri üretkenlik ve çeşitlilikte kendini kopyalıyor ve kopyalarını yaşatma çabasında. Devletler ve toplumlar da kendilerini kopyalayarak çeşitlendiriyor. Öyleki….
Artık insan “teknoloji/dijital” ile temasta olmadığı tüm süreyi ve pratiği “aşılması gereken fakat zorunda kalınan, eskiden kalan fakat yeniye taşınmak durumda kalınan” bir “gerçeklik yükü” sayıyor.
O nedenle siteler, marketler, trafik, banka ve resmi kurumda işlemler, ulaşım-trafik dahil ve hatta eğlence-yeme-içme mekanların hepsi mümkünse “en az diyalog-en az gerçeklik” eşiğinde yaşanıyor. Sohbet-muhabbet-dostluklar bile artık “yüz yüze, el ele, diz dize, paylaşarak..” değil; yine dijital ortamda “takip simetriğinde”, “beğeni borsalığına” ve “imaj sepeti” sarkıtmasında sürdürülüyor….
Dolayısıyla; İnsanın din ile ilişkisi “hayat üzere” olmaktan çıkıyor; hayat yerine dijital mecralarda “söylem-sözlü ibadet” ve “toplu törenler/Cuma-Kurban/Umre-Hacc” eşiği kalıyor.
Artık insan karşısına bir “Yüz” alarak kendi inşa etmiyor ;bir “Kamera” alarak inşa ediyor. O nedenle aile içi “yüz yüze yaşamak” başta olmak üzere hemen hemen hayatın tamamı “kameralar” üzerinden yürütülüyor.
( Aslında sert bir ifade olacak ama; “Münafıklık” başkasına karşı “ikircikli olma hali” iken; artık insan bizzat kendine ve kendisinin münafığı olan bir sanal hayat sürmeyi bekliyor-istiyor ve sürdürüyor…)
İş ortamında, eğitim ortamında, ticaret ortamında diyalog halinde olan milyonlarca insan; bir birlerine “yüz yüze vakit ayırmak”ı hem metropol hayat içinde “yorucu ve yük getirici” kabul ediyor; o nedenle “yemeğe davet” yerine “yemeğe çıkmak”ı öneriyor; hem de arkadaş, dost, yoldaş, sırdaş, yakınlık gibi “gerçekliğin nefesi” dediğimiz edinimleri; ısrarla “sanalda buluşalım; orada kaynaşalım!” gibi kendi gerçekliğini de istediği şekilde yansıtacak “yapay zeka kabinleri” oluşturuyor.
Dindarların sosyalleşme kodlarının tamamı; bayramlar, iftarlar, İslami ilim sohbetleri, özel hayat fetvaları, dindaşlık gezileri… tamamı yok oldu; hatta artık bunlar da “geride kalmış dindarlık örfleri” olarak görülüyor; onun yerine kamera karşısında her kul bir vaiz, alim ve hatta dindarlık koçu kesiliyor…
Dolayısıyla dinler, toplumlar ve devletler tarihi içinde İslam kavramının yeri, bağlamı, içeriği ve misyonu artık “kopuştan öte” evresine geçti. Dindarların bir de sanal ortamda elden bırakmadığı bir “ontolojik kibiri” var: İslam’ı hayatın içinden çıkardığı oranda onu yücelten dijital törenler düzenliyor!… Aslında tarihten bildiğimiz Paganist felsefeyi işletiyor.
Bir birlerinin dindarlığına karne dağıtanlar, sahih islam panayırı açanlar ve kendilerini hakikatin elçisi diye dijital ortamda pazarlayanlar ve tüm bunları da inatla “sahih İslam-sahici müsüman” görüntüsü ile algılatmaya çalışanlar…. mı? Bence bu tarz yaşayanlar içine düştükleri durumun “dijital dünyanın pandemisi” olduğunun ya farkında değiller; ya da “hastalıklı haller”ini İslam maskesiyle dindirme gayretindeler.
Kuşkusuz iletişim-haber alma bağlamında; dijital dünyayı bir enformasyon ve etkinleşme araçsallığı içinde tutan; ancak hayatın sahiciliğini ve sahihliğini kendi ailesi dahil “yüz yüze yaşamak” üzere sürdürenler var!. Fakat onlar da “yalnızlaştırılmış sosyalite” ve “ünsüz nostaljiler” olarak algılanıyor!… Tab, hayatın sahihliğinde duranlar bunu sorun etmeseler de; durum böyle!
Dijitalde kendini üretmek; tabiatı gereği kendi iradesini yüceltmek ve değerleri kendisinin belirlediği ve hesap vermediği bir “Şirk” türünü yaşatacak; Ve “biz beyinsizler gibi inanmıyoruz!” diyen ve aslında kendisinin münafığı olan bir yaşam tarzını modalaştıracaktır.
Bu yaşanan yeni durum hakkında; hayatı sahihte ve sahici olanda tutunmak; İnsanı diğer insan ile yüz yüze, nefes nefese, mekan mekana, zaman zamana tutmak; aslında sadece “Tanrı”yı sahih zeminde kavramak değil; aynı zamanda İnsanın kendi eliyle var ettiği “insan suretinde”ki bu düşmana/hastalığa karşı korumaktır!
Kendisi ve hayatı “Organik” olan insan çevreleriyle gittikçe herşeyi ve kendisi “yapay zeka” kalan insan çevreleri arasındaki savaş ( görünürde başlamamış görülmese de) cephelerde mevzilenme ve hazırlık sürmektedir.
Müslüman dünyanın dindarları ve kurumsallaşmış örgütleri ise bu yaşananları henüz anlayacak ve yorumlayacak kapasite ve deneyimde değil. Aksine hayatının tamamını yapay zeka/dijital dünya üzere inşa ederken dindarların çoğu ve de bundan zevk alırken; ısrarla İslam tarihinden alıntılar yaparak sözde İslam savunucu görüntüsü vermeleri ayrıca bir ironi.
Artık aile bireylerinin bile bir birlerini yüz yüze görme; nefeslenme, koklama-kucaklama ve vakti birlikte içleme iklimi yerine; ihtiyaçları giderme-acil durum olmama halini bildirme ve en tehlikelisi de sanalı gerçek yerine koymayı içselleştirme…durumunu benimsemesi; bize bir tehlike kadar gerçeği telkin eder: İnsan tutunamadığı ve inşa edemediği ne varsa; onun yerine münafığını koyma fırsatını yakaladı ve bundan memnun!…
KEndin kalmak ve kendinin münafığına izin vermemek hem çok acı veriyor hem de taşıdıkça acıyı artıran yük kalıyor!… O nedenle buna direnenlerin sayısı hep azalıyor.
Ancak… biz yine de kararlıyız.
Leyla!
Bu kadar kavga yeter diyorlar…. Buna değer mi diye soruyorlar!
Leyla!
Seni benim dışımda biri sanıyorlar!
Oysa artık sen ve ben yok! Bir tek şey var: Aşk
Leyla!
Aşkı bir kadın silueti sanıyorlar; Oysa hayat aynasındaki yüzümüzsün! Bilmiyorlar!
Leyla!
Neden sana ihanet ediyorlar biliyor musun; neden yollarda değiller? Çünkü onca özlem, arayış, intizar, sevda gerektirmeyen; tek bir tuşla kavuştukları sanal leylaları var bunların; cins cins, boy boy ve tabi herkes için!.
Leyla!
“Bizim penceler yele karşıdır; muhabbet dediğin karşı karşıdır. Bir girebilsen sineme; neler var! Gülüp-oynadığım ele karşıdır!….” sözünde bekliyoruz seni!






















