- Bir Paralel Hayat Mümkün mü?-
- Bir yol ayrımında; Tanrısızlık ve Tek başınalık-
İnsan “Biyoloji/Anatomi” sebebiyle yapıp ettiği her şeyi fiziksel/biyolojik olarak tadar. Vücudunda kas-sıvı-his-elektrik.. gibi somut/duyumsal edinimleri “gerçeklik” olarak algılar, benimser ve arar. O nedenle “Dünya hayatı / dünyadaki hayat” tüm gerçekliğini insanın bedeninde yaşatır/hissettirir…
Fakat insan bu edinimlerden/gerçeklikten pay alma süreçlerinde bazı kural, ölçü, sınır, baskı, uyarı ve hatta tehdit ile karşılaşır. Çünkü herkes bu tatmin/gerçeklik peşindedir ve her gün bunlar birer ihtiyaç olarak kendini gösterir. Dolayısıyla aynı anda herkes istediği gibi edinemez bu tatminlikleri ve edinimleri….
Bir çerçeve, kural, sınır, ölçü, prosedür… kaçınılmaz. Yani insan en az bu gerçeklik kadar bir gerçeklikle yaşamak durumda: Sorumluluk
Kuşkusuz bu edinimler/tatminler noktasında bir de insanlar arasında alış-veriş, ticaret, sektör, piyasa da oluşmuştur…
İnsanın her uyandığında tatmin etmesi gereken ve bunu biyolojik olarak yaşaması gereken bu edinimlerde/ihtiyaçlarda karşılaşacağı kural, ölçü, tarz, sınır, çerçeve ve hatta kontrol, denetim, uyarı, baskı ve de uyulmadığında karşılaşacağı ceza, men edilme…
gibi durumlarda; bir yol ayrımına girer: Tanrı ve İnsan karşılaşması!… Yani her güne insan ya “Tanrı” ile veya “Tek başına” devam etme kararı almak durumda. Üstelik her gün!
Bu şu demek: İnsan’ın asıl sorunu “Tanrı” değil… “Sorumluluk” konusunda İnsanın tüm sınırları, ölçüleri, kuralları aşma isteği…
“Tanrı yoktur!…” diyenler aslında “Ben Tanrıya karşı sorumlu değilim!…
Dolayısıyla; uymam gereken ölçüler, kurallar, denetimler noktasında “Tanrı dedi ki…” ile başlayan herşeye karşıyım. Kimse beni “Tanrılı sorumluluklar” içeren bir hayata zorlayamaz…” demek istemektedirler. Hatta çoğu Tanrısız, aslında bu sorumluluk psikolojisi sebebiyle “Tanrılı sorumluluklar”a karşı olduğu için Tanrıyı istememektedirler. Bilimsel gerekçelendirmeler işin stratejik kısmı… Peki “Tanrılı sorumluluklar”a karşı çıkanlar hayatlarını istedikleri “Sorumsuzca” yürütemeyeceklerine göre; Hatta her yolu deneseler bile bu “Sorumluluk” peşlerini bırakmayacakları için; Tanrısızlara “Kime karşı sorumlu olacaksınız?
Sorumluluk konusunda hangi muhataba, hukuka karşı sorumlu tutulmayı kabul etmektesiniz?”… diye sorulduğunda; Verilen ve uygulanan cevaplar şunlardır:
1) İkili Sorumluluk Hukuku. Tanrısızların “Sorumluluk” konusunda; yani yapıp ettikleri noktasında herhangi bir kurala, ölçüye, tarza, denetime, uyarıya… karşı aldıkları tedbir/pozisyon şudur: “İki kişi karşılıklı rıza ile istediklerini yapabilirler! İki kişinin birlikte yaptığı hiç bir şey bir “ceza”, “baskı”, “uyarı” konusu yapılamaz!… Ve daha önemlisi iki kişinin rızası varsa o aynı zamanda “Normal”dir…
Peki bu “ikili sorumluluk” hayatını toplumlar, devletler nasıl kabul edecek? Sorun çıkarmadan; “iki kişinin rızası” tercihi nasıl garanti altına alınacak? Tabi ki öncelikle “Yasa” ile… Yani toplumsal sözleşme ile. Fakat bu da yetmez bu yasa gereği bizzat toplum davranışlarıyla, bakışıyla bunu normal sayacak!… O nedenle “Tanrısız Sorumluluk” tarifi şu olacaktır: İnsan sadece altına imza attığı, kabul ettiği “Toplumsal sözleşme” karşısında sorumlu olacaktır. Dolayısıyla Toplumsal sözleşmeler belirlenirken asla bu sözleşmede Tanrı’ya bir atıf, Tanrı adına bir cümle, Tanrı’dan ilham alma olmayacaktır!…
Zaten Seküler-Din ve Şeriat-Laiklik tartışmalarının arka planındaki ana hikaye bu!…
2) Evrensel ( Küresel denmek isteniyor) Sorumluluk Hukuku. Yani “Uluslararası sözleşme” ile ortaya çıkan “Sorumlu Hayat” modelleri… Bu kısmı hem zor hem karışık; Çünkü “Tanrılı sorumluluk” tercihinde bulunan insanlar da hayatın içindeler ve “Tanrısız sorumluluk” tercihindeki insanlarla iç içeler. Ortalıkta karşıt, zıt, çatışmacı yönelişler var; Bunları şiddetsiz, sorumsuzca davranışlar olmadan bir arada tutmak mesele…
O nedenle “Uluslararası sözleşmeler” adı altında bu bir aradalığı sağlamak gerekiyor. Uluslararası sözleşmelerin içinde Tanrısızlar mı yoksa Tanrılılar mı etkin? Bu da ayrı bir konu.
İster ikili sorumlulukta ister Uluslararası ölçekte sorumlu davranmakta olsun “Tanrıya karşı sorumlu değilim! Dolayısıyla Tanrı referanslı hiç bir sorumluluk kabul etmiyorum!…” diyenler özellikle çağımızda oldukça güçlü, cesur ve yaygınlar. Hatta “Ne kadar Tanrılı isen o kadar “Geri/İlke/Doğmatik” bir canlısın!..” diye açıktan propaganda yapacak konfordalar. En büyük eğlencelerinden biri de dindarlarla alay etmektir… Çünkü; Küresel güç olmak noktasında “Tanrısız”ların etkin olduğu çok açık!…
Peki ya “Tanrıya karşı sorumluyum!…” diyenler? “Sorumlu olacağım kuralları, ölçüleri, sınırları, çerçeveyi “Tanrı belirler”..” diyenler… Onlar ne durumdalar? Onların durumu çok fena! Çok karmaşık! Çok değişken! Ve hatta paramparça! Net değil… Daha fenası: “Tanrısız”ların kurduğu topluma çok çabuk uyum sağlarken; yani biyoloji ve sosyoloji aynı “Sorumsuzluk” içinde hayatlanırken; sadece “Dile vuran sorumluluk” gibi kurnazca yöntemlerle insanlar kendi B planlarını yaşıyorlar.
Bir de bu duruma kızan ve kendini “Tanrının temsilcisi” bellemiş; herkese haddini bildirmeye karar kılmış “Tanrının kalemi”, “Tanrının kılıcı” diye kendini vasıflandırmış kişiler, örgütler, yapılar var….
Sonrası malum. Dünyada Tanrısız veya Tanrılı kişilerin, toplumların durumu ortada. Sosyal Medya ise tüm tarafların videolarıyla adeta bir “Sorumsuzluklar çöplüğü” gibi… Sosyal medya bir “İletişim” eşiğinden çok; “Tanrı nerede? Hey! Tanrı! Burada mısın!…” eğlencesinde. Tanrı referanslı ;Tanrı adına ortaya konulan videoların çoğu cehalet ürünü… Kişisel kariyer sermayesi… Açtıkları dijital dükkanlarda müşteri avlama seansı…
Oysa…. Sorumluluk çok dünyevi/gerçeklik konusu. İnsanın kendini neye, kime, ne kadar sorumlu hissedeceği çok ama çok hayati, toplumsal bir süreç.
Sosyal medya hem Tanrılı hem Tanrısız insanları “Sorumsuzluk” ikliminde, ortamında buluşturuyor. Sorumsuzca düşünmek, davranmak, anlatmak, etrafa telkinde bulunmak… Hem Tanrılı hem Tanrısız insanların ortak yüzü olmuş durumda.
Devlet mi? Devletler mi? Maalesef, iki kesimin de oyuna talip olarak ayakta durabildiği için; bizzat bu sorumsuzluk alanını örgütlüyor! Çünkü şu tecrübeye sahip devlet! İnsan sorumsuzca davranacağı ortam bulursa; çok eğlenir!… Devletin sorumluluklarının peşine daha az düşer!…
Pornografi, Argo, Değerleri aşağılama, Şiddete ve sapkınlığa davet; Kayıt dışı hayatlar sunma… gibi hepsi toplumu ve devleti tehdit eden herşeyi çılgınca yaparken insanlar; bunlara sadece “Tavsiye”de bulunmak; Fakat Cumhurbaşkanına sövüldüğünde 48 saatte gözaltı ve tutuklama görmek; bize bir şey anlatmalı: Toplum artık neye karşı sorumlu olduğu noktasında yönünü şaşırmış!… Cumhurbaşkanına sövmeyi, Cumhurbaşkanını devirmeye yönelik provakatif hareketleri “İfade özgürlüğü” diye niteleyen muhalefet anlayışı da bize başka bir gerçeği hatırlatmaktadır: “Ne Tanrılı ne de Tanrısız! Sorumlu değiliz!…” diye bir dil oluşturulmak isteniyor.
Unutmayın! “Tanrısız insan”dan daha tehlikeli olanı “Sorumsuz İnsan”dır.






















