Uzun metrajlı film hikâyelerinin kısaltılmasıyla yapılan kısa filmler ve doğası gereği en kısa sürede anlatılmaya uygun konuların işlendiği gerçek kısa filmler ayrı tutulmak kaydıyla…
Sinema sanatı, 80, 90, 100 dakikalık “kısa hikâyelerin” değil, 140, 180, 200 dakikalık görkemli uzun hikâyelerin anlatılmasına, yani gerçek uzun metrajlı filmlere daha yatkın bir anlatı sanatı…
Sinemadan beklentisi, sizi buradaki sıradan dünyanızdan alarak bambaşka dünyalara, yani gerçek hayatta içine girmeniz ve orada yaşamanız mümkün olmayan âlemlere, böylesi hikâye evrenlerine, yaşantı serüvenlerine sokacak, orada size bir şey yapacak, değiştirecek, bilinçlendirecek, geliştirecek, yani sinema salonuna giren o kişiyi mutlaka dönüştürecek filmleri izlemeye hevesi, gönlü, isteği, hatta arzusu bulunan insanlar azalıyor mu?
Her halde en saf insan, telefon kamerasıyla öylesine çekilmiş bir videoyu, arkasında yaratıcı bir yönetmenle, aylarca üzerinde çalıştığı rollerini yapan aktörlerle, kostümlerle, renklerle, ışıklarla, aksesuarlarla, kamera hareketleriyle, kurguyla, özel mekânlarla, makyajla bezeli estetik sinema filmlerine tercih eder.
Zaman ayırıp “insanlaşma” ya da “olma” arzusuyla bir filmin içinde yaşanan dünyaya katılmak, yani gerçek bir sinema filmi izlemek yerine, birbirlerinin çektikleri estetikten, anlatıdan, dilden, ruhtan, duygudan, düşünceden, felsefeden, hatta etikten yoksun videoları internet üzerinden (hatta film izlemek üzere girdikleri sinema salonunda bile) izlemeyi tercih edenlerin niçin böyle bir tercihte bulunduklarına kafa yorulmalı mı, yoksa (deyim yerindeyse) notları derhal verilmeli mi?
Bu insanlardan söz edilirken “tercihleri böyle” denilebilir mi? Ciddi bir eğitimden geçmemiş, hatta geçirilememiş kişilerin bir “tercihte bulunma” zihinsel hürriyetine sahip olmayabilecekleri düşünülmemeli mi?
Muhtemelen ne aradığını bilmediği için, ne bulduğunu anlayamayan, kafası kopartılmadıysa da bilinerek, istenerek, planlanarak kafası boşaltılmış, daha doğrusu kafasının dolması engellenmiş, önlenmiş, her şeyden hemen sıkılan bu insan, ortalama bir sinema filmi karşısında sıkılıp bocalarken, tabii ki, belli bir “derdi” bulunan yönetmenler tarafından anlatılan 180 dakikalık gerçek sinema filmleri karşısında da boğulacaktır. Boğulmaktadır…
Şimdi bu insanları suçlamalı ya da kınamalı mıyız?
Antrenmanlarda gerekli yükleme yapılmamış futbolcuların doksan dakikayı kaldırabilmeleri nasıl ki mümkün değilse; zorlanmayan, tembellik etmesine göz yumulan, gerekli metinlerin içinden geçirilmeyen insanların da öyle, böylesi filmleri kaldırması ya da izlemesi beklenemez. Bunu öyle kişilerden beklemek haksızlıktır.
Ne mi demek istiyorum?
Çocuklarını eğitemeyen, dolayısıyla onları zorlamayan bir devlet, bir eğitim bakanlığı işini savsaklamaktadır, çünkü eğitimde zorlama yoksa, başarı da olmayacaktır. Eğitim, doğası gereği zorlamayı gerektirir. Böyle bir zorlama, ciddiyet, planlama yoksa, bu gayriciddi durum edebiyata da yansır, iş hayatına da yansır, film izlemeye de yansır… O zaman da bu insanları, kendilerinin mutlak “yararına” (hadi ağzımı bozayım “çıkarına”) olan perdeye yansıtılan 180 dakikalık bir filmin karşısında tutamazsınız.
Böyle insanlar da ağızlarını tutamaz; kendilerinin “sıkılan yapaylıkta” kişiler olduklarını akıllarına bile getirmeden, “film sıkıcı” derler.
Hadi bana eyvallah…





















