Avrupa’daki benzerlerinden daha az değildir. Hatta Fransa ve bir ölçüde Hollanda ve Almanya dışındakilerden daha fazla diyebiliriz. Çok şükür iktidara gelecek kadar değil. Ama iktidar için koçbaşı vuruşlar yaptığını da akılda tutmalıyız.
Önüne gelen birbirini faşistlikle, içinde yaşadığımız koşulları faşizmle suçlar oldu. Neredeyse faşist kelimesi, küfür niyetine kullanılıyor. Faşizmin ve Nazizm’in ikinci dünya savaşı yenilgisinden sonra da tüm dünyada bir lekeleme ve hakaret sözcüğüdür. Gerçekte kimler faşist ve hangi çeşit davranışlar faşizandır bunu biraz irdelemek iyi olur.
Faşizm bir politika olmaktan önce bir ideoloji, bir zihniyettir. İnsanın önce beyni faşistleşir. Ya da doğası gereği faşist yaradılışlıdır. Zamanla bu, konuşmalarına, tavır ve davranışlarına yansır. İkincilerin ‘iyileşme’ şansı yoktur. Faşist doğar, faşist yaşar ve öyle ölürler. Faşizan zihniyet mevcut siyasi partilerimizin ayrım yapmaksızın tümüne sızmayı başarmıştır. Kiminde az kiminde çok etkisi vardır. Hatta bazısında (isim vermeyeceğim onları teşhis etmek zor değil) kitlesel özellik kazanmıştır. Herhangi bir partiden birisini çekip alın, birkaç soru sonra onun faşizan etkiler altında olup olmadığını anlamanız mümkündür.
Faşizm aslında psikolojik bir hastalığın tezahürüdür. Narsizm ve sadizm içerir. Kin ve nefret içerir. Hoşgörüsüzlük, tahammülsüzlük, şiddet ve acımasızlık içerir. Baskıcı otoriter, dışlayıcı, etnik ayrımcı ve tek tipçidir. Ötekileştirme ve düşmanlaştırma içerir. İnsana özgü pozitif hasletlere savaş açar.
Biz faşizan eğilimlerin nasıl boy verdiğini Suriyeli sığınmacılar üzerinden epey deneyimledik. Kalabalıkların nasıl kışkırtıldığına, sadece Suriyelilere değil, başka milliyetlerden sığınmacılara karşı da nasıl düşmanca duygular yeşertilip bunun saldırılara dönüştürüldüğüne şahit olduk. Aslında bu politik gerekçelerle olmadı. Politikacılar sadece toplumda filizlenen faşizan duyguları sömürdü, kullandı. Ama bu bile büyük sorumsuzluktu. Bu yolu seçmeleri onları da faşizmin akıntısına çekti. Bir belediye başkanı düşünün ki hemşerilerini faşizan istekleri konusunda yatıştırmak yerine onları memnun etmek, yaranmak için sığınmacılara 10 kat, 20 kat fazla belediye tarifeleri uyguladı. Daha sonra da bunu, utanmadan kendisi ifşa etti. Çünkü bu ona normal ve haklı geliyordu. İşte beynin faşistleşmesi budur.
Doğal olarak her ideoloji gibi faşizm de siyasette kendine yer arar. Bunun en açık tezahürü zor yoluyla iktidara el koyma arzusudur. FETÖ’nün yapmak istediği buydu. Eğer başarılı olsalardı küresel emperyalizmin en gerici, en bağnaz, en kıyıcı, en soyguncu kesimlerinin acımasız ve baskıcı bir diktatörlüğü kurulacaktı. Tabi emperyalist planın uygulanmasından sonra Türkiye’ye kalan topraklarda. Koparılan parçalarda da aynı hegemonya egemen kılınacaktı.
Bu düşünce sadece FETÖ’ye özgü değildi. Pek çok legal siyasetçi, nasıl bir yönetim biçimi tasarladıklarını açıktan ifade etmekten çekinmediler. Medyaya, hatta şirketlere el koymaktan söz ettiler. Memurları tehdit ederek iktidara geldikleri takdirde nasıl bir eleman kıyımı yapacaklarının sinyallerini verdiler. Her fırsatta tehditler savurdular. Yargılamak, mahkûm etmek, cezalandırmak, hesap sormak ağızlarından düşmüyor.
Bir büyük gazete Mursi devrildikten sonra ‘%52 almıştı’ gibisinden açık tehdit içeren manşet attı. Bu tehditler bununla sınırlı değildi, cumhurbaşkanını rahmetli Menderes gibi asmaktan, bacaklarından sallandırmaktan söz edenler oldu. Bu tür sözler sadece birkaç sokak serserisinin ağzından değil, bazı politikacıların, hatta bazı TV yorumcularının, ünlü komedyenlerin ağzından bile çıktı.
Böyle böyle bir nefret sarmalı oluşturuldu. Nefret, kin, düşmanlık, ötekileştirme faşizmin besin kaynaklarıdır.
Yazar : Firuz Türker


















