Tabi ki CHP’den söz ediyorum. ‘Demokrasi’ lafzını ağzından düşürmediği halde kendisi hiçbir zaman buna uygun davranmamıştır. Bugünlerde atanan kayyumlar üzerinden yine bu söyleme sarılıyor. Konuya girmeden önce kayyum konusuna biraz açıklık getireyim.
Türkiye’de hiç siyasetle ilgilenmeyenin bile farkında olduğu bu konuyu sulandırarak demokrasi kılıfına sarmaya çalışıyorlar. DEM Partinin elindeki bütün belediyelerde ikinci bir başkan var. Buna ‘eş başkan’ deniyor. Adayları da eş başkanları da belirleyen PKK. Seçilenler göstermelik, Kandil’den eş başkanlık için atananlar asıl. Bu yolla ele geçirilen belediyelerin bütün imkânları ise başta devletin gönderdiği ödenek dahil, PKK’ya destek için kullanılıyor. Mermi olarak geri dönüyor.
Barış sürecinde hendek kalkışması için hazırlık hep bu belediyelerin araç-gereçleri kullanılarak yapıldı. CHP ‘demokrasi’ adına bu düzene dokunulmamasını savunuyor. Bir tek sebebi var, onların oylarına muhtaç. Bu tür fırsatçılıklara göz yummamak devletin görevi. Onun da bir uygulaması kayyumdur.
CHP’nin demokrasi karşıtlığının temelinde darbe severlik vardır. Asla seçmenden iktidar oyu alamayacağını bildiğinden seçim dışı yollarla iktidar imkânlarını zorlayan bir partidir. En küçük bir hatada hükümetin istifasını ister. Peki yerine ne gelecek? Tabi ki bir çeşit ‘kayyum’. O kayyumun içinde elbette CHP de olacaktır.
1960, 1971 darbelerinde darbeciler sayesinde hükümet olmuş, kurulan hükümetlere bakan vermiş bir partiden söz ediyoruz. 80 Darbesi için ayrı bir parantez açmalı ve Ecevit’in hakkını vermeliyim. CHP ile demokrasi mücadelesi verilemeyeceğini anlayan Bülent Ecevit, genel başkanlıktan ve partisinden istifa ederek eşiyle birlikte kendi mücadelesini vermiş, kendi partisini kurup onu iktidara bile taşıma başarısını göstermiştir. İktidarda başarılı olamayışı bu yazının konusu değildir.
Keza 28 Şubat sürecinde de CHP cuntacılarla birlik olmuş, onlara destek vermiş, onların ‘irtica’ adı altında dindarlara karşı başlattıkları baskı ve zorbalığa katılmıştır. 15 Temmuz’da da darbeye karşıymış gibi görülmesine rağmen gönüllerde hangi aslanın yattığı bizce malumdur. Gerek darbe öncesi müstakbel darbecilere ne kadar destek verdikleri gerek sonrası onlarla nasıl iş birliğine gittikleri hâlâ hafızalardadır. Darbeye ‘darbe’ dememişler, darbecilere karşı mücadele için ilan edilen OHAL’e darbe demişlerdir. Genel başkanları darbecilerle pazarlık edip kendini güvenli bir limana atmış, televizyondan halkın katledilişini kahve höpürdeterek izlemiştir.
Seçimle gelen hiçbir iktidarın meşruiyetini tanımazlar. Menderes’in de Demirel’in de Özal’ın ve Erdoğan’ın da meşru olmadıklarını öne sürmüşlerdir. Sadece bu tutumlarıyla bile demokrasi karşıtı güçlere yeşil ışık yakıyorlar. Bakın ‘normalleşme’ dedi diye şimdiki genel başkanlarına karşı nasıl komplolar kuruluyor. Öyle ama böyle, o genel başkan kurultayda seçilmedi mi? O da ayrı bir komedidir de neyse…
Söz buraya gelmişken parti içi ‘demokrasilerine’ de bir göz atalım. Parti içi güç kavgaları Bizans entrikalarına taş çıkartıyor. Uzak geçmişi bir kenara koyalım, Sarıgül’e Muharrem İnce’ye, genel başkanlığa aday oldular diye neler etmediler. İkisi de partiden ayrılmak zorunda bırakıldı. Hele İnce, cumhurbaşkanlığına aday oldu diye başına gelmeyen kalmadı.
Tanju Özcan kriterlerine uymuyor diye partiden attılar. Sonra tekrar geri aldılar. Afyonkarahisar belediye başkanları DEM Partiyi belediyeye sokmayacağını ilan etmedi mi? O bunu dedi diye İmamoğlu onun hakkında neler dedi? Hem şimdiki hem de bir önceki genel başkanları ikide bir ‘kapıya koymaktan’ söz etmiyor mu? Nerde demokratik süreçler? Cumhurbaşkanlığı sistemi tek adam rejimiyse CHP’de olan ne?
Ne demiş şair: ‘Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz’.
Kaynak: Firuz Türker





















