Gazze’nin Gölge Savaşçıları: İnsani Yardım Maskesi Altında Ölüm Dağıtan ABD’li Paralı Askerler

image_870x_6869356253af2

Analiz vakti Özel Analiz | 5 Tem 2025

Gazze Şeridi’nin tozlu ve umutsuz sokaklarında, açlıkla boğuşan Filistinliler için uzatılan bir yardım eli, kısa sürede bir ölüm tuzağına dönüştü. Sahnenin arkasında, Birleşmiş Milletler gibi geleneksel insani yardım kuruluşlarının yerini alan, ABD ve İsrail destekli, yeni ve gizemli bir yapı vardı: Gazze İnsani Yardım Vakfı (GHF). Ancak bu “insani” operasyonun güvenliğini sağlayanlar, BM’nin mavi berelileri değil, ağır silahlarla donatılmış, çoğu eski ABD özel kuvvetler mensubu olan Amerikalı özel askeri yüklenicilerdi. Kısa bir süre içinde, bu yardım dağıtım merkezleri, yüzlerce sivilin hayatını kaybettiği, binlercesinin yaralandığı kanlı arenalara dönüştü. Muhbirlerin ifşaatları, sızdırılan video ve ses kayıtları ve uluslararası raporlar, Gazze’de insani yardımın nasıl bir savaş silahına dönüştürüldüğünü, hesap verebilirliğin kurumsal bir labirentte nasıl buharlaştırıldığını ve ABD’nin, Irak’taki Blackwater skandalının hayaletini yeniden canlandıran bir vekalet savaşına nasıl bulaştığını gözler önüne seriyor.

Bu, sadece birkaç kontrolsüz müteahhidin trajik hatalarından ibaret bir hikaye değil. Bu, savaşın doğasının nasıl değiştiğinin, devletlerin en kirli işlerini yasal bir “alacakaranlık kuşağında” faaliyet gösteren özel şirketlere nasıl taşere ettiğinin ve bu süreçte en temel insani ilkelerin nasıl ayaklar altına alındığının kan dondurucu bir analizidir. GHF’nin kuruluşu, sahaya sürülen özel askeri şirketler ve yaşanan sivil katliamları, tesadüfi olaylar zincirinden çok, belirli jeopolitik hedeflere ulaşmak için tasarlanmış, soğukkanlı ve planlı bir stratejinin parçaları olarak beliriyor.

Sahadaki Vahşet: “Katliam Tarlaları” ve “Hell Yeah, Boy!” Çığlıkları

GHF’nin faaliyete geçtiği Mayıs 2025’ten itibaren yardım merkezleri etrafında yaşananlar, bir insani yardım operasyonundan çok, bir savaş suçları mahkemesinin iddianamesini andırıyor. Eski Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in iddiası şok ediciydi: Sadece bir ay içinde, yardım almaya çalışan 550 aç Filistinli, “ABD’li paralı askerler” tarafından öldürülmüştü. Birleşmiş Milletler’in verileri bu korkunç tabloyu teyit ediyor ve GHF sahalarını birer “ölüm tuzağı” olarak nitelendiriyordu. Gazze’deki sağlık yetkilileri ise ölü sayısını 549, yaralı sayısını ise 4.000’in üzerinde olarak açıkladı.

Bu rakamların arkasındaki insanlık dışı gerçeklik, operasyonun içinden gelen muhbirlerin tanıklıklarıyla daha da netleşti. Associated Press’e (AP) konuşan iki Amerikalı yüklenici, sahadaki personelin genellikle “vasıfsız, denetimsiz, ağır silahlı ve istedikleri her şeyi yapma konusunda açık bir lisansa sahip gibi göründüğünü” anlattı. Anlattıklarına göre, gerçek mermiler, ses bombaları ve biber gazı, ortada hiçbir tehdit olmasa bile “neredeyse her dağıtımda” rutin olarak kullanılıyordu. Mermiler “havaya, yere ve zaman zaman Filistinlilere doğru” ayrım gözetmeksizin ateşleniyordu.

BBC’ye konuşan bir başka eski yüklenici ise tanık olduğu bir olayı anlatırken kan donduruyordu: Bir meslektaşı, sadece bölgeden “yavaş ayrıldıkları” için, aralarında kadınların, çocukların ve yaşlıların bulunduğu ve hiçbir tehdit oluşturmayan bir sivil grubun üzerine makineli tüfekle ateş açmıştı. Sızdırılan ses ve video kayıtları, bu vahşeti belgeliyordu. Bir kayıtta, en az 15 el silah sesinin ardından bir yüklenicinin “Vuhu! Vuhu!” diye bağırdığı, bir diğerinin ise “Sanırım birini vurdun” dediği duyuluyordu. Cevap ise tüyler ürperticiydi: “Kahretsin, evet adamım!” (Hell yeah, boy!). Bu kaydı yapan muhbir, ateşin doğrudan Filistinlilere açıldığını ve bir adamın yere yığıldığını gördüğünü doğruladı. Başka bir videoda, bir ses bombasının parçasıyla başından vurulduğu iddia edilen bir kadının cansız bedeni bir eşek arabasında yatıyordu. Bu sahneler, bir kalabalık kontrolü operasyonundan çok, adeta bir spor avı gibi yürütülen, insan hayatının hiçe sayıldığı bir katliam pratiğine işaret ediyordu.

Kurumsal Labirent: Sorumluluğu Buharlaştıran Şirketler Ağı

Bu kanlı operasyonun arkasındaki yapı, hesap verebilirliği imkansız kılmak için özenle tasarlanmış çok katmanlı bir paravan sisteminden oluşuyor. Zincirin en tepesinde, Şubat 2025’te ABD’nin Delaware eyaletinde kurulan ve ABD ile İsrail tarafından desteklenen Gazze İnsani Yardım Vakfı (GHF) bulunuyor. GHF, BM’nin yardım sistemini bypass etmek için yaratılmıştı. Eski bir üst düzey BM yetkilisi, GHF’yi “İsrailli ve ABD’li istihbaratçılar, ABD’deki şüpheli finans firmaları ve insani yardım görevlisi kılığındaki paralı askerlerin bir karması” olarak tanımlıyordu.

GHF, sahadaki lojistik ve güvenlik işlerini, yine yeni kurulmuş ve şaibeli firmalara taşere etti. Bu firmalardan ilki, Safe Reach Solutions (SRS) idi. 2023 sonlarında eski bir CIA paramiliter şefi olan Philip F. Reilly tarafından kurulan SRS, GHF ile o kadar iç içeydi ki, her iki kuruluş da Reilly’nin temsilcileri tarafından tescil edilmişti ve aynı sözcüyü paylaşıyorlardı.

Zincirin son ve en kanlı halkası ise SRS tarafından sahadaki silahlı personeli temin etmekle görevlendirilen UG Solutions adlı şirketti. 2023’te Kuzey Karolina’da kurulan bu özel askeri şirketin, çatışma bölgelerinde bilinen hiçbir geçmişi yoktu. Buna rağmen, çoğu eski ABD özel kuvvetler mensubu olan yaklaşık 100 Amerikalı yükleniciyi M4 tüfekleri ve Glock tabancalarla donatarak Gazze’ye gönderdi. Bu üç katmanlı yapı (GHF -> SRS -> UG Solutions), her bir kurumun suçu bir diğerine atabildiği mükemmel bir inkar mekanizması yarattı. Bir sivil öldürüldüğünde GHF, İsrail ordusunu (IDF) suçluyor, IDF sahada olmadığını söylüyor, finansör olan ABD Dışişleri Bakanlığı GHF’yi överken tüm sorumluluğu Hamas’a yüklüyor ve Pentagon ise “karada ABD askeri olmadığı” için konunun kendilerini ilgilendirmediğini belirtiyordu. Sonuç: Mükemmel bir hesap verebilirlik kara deliği.

Stratejik Bir Silah Olarak “İnsani Yardım”

Peki, neden BM gibi on yıllardır bu alanda çalışan, tarafsız ve deneyimli bir kurum yerine, böylesine karmaşık, şeffaf olmayan ve tehlikeli bir özel yapı kuruldu? Cevap, operasyonun “insani” hedeflerinden çok, askeri ve siyasi hedeflerinde yatıyor.

Öncelikli amaç, İsrail’in uzun süredir Hamas tarafından kontrol edildiğini iddia ettiği BM ve özellikle UNRWA’yı devre dışı bırakmaktı. GHF modeli, yardım akışını İsrail ve ABD ile siyasi olarak uyumlu bir kanala yönlendirerek, Gazze üzerindeki kontrolü pekiştirmeyi hedefliyordu. Bu, yardımı uluslararası hukuk kapsamında bir haktan, siyasi hedeflere hizmet eden ihtiyari bir eyleme dönüştürüyordu.

Daha da endişe verici olan, bu planın Gazze’nin demografik yapısını yeniden şekillendirme potansiyeliydi. GHF’nin yardım dağıtımını sadece güneydeki dört merkeze yoğunlaştırması, İsrail’in kuzeyi boşaltma ve nüfusu güneye yığma stratejisiyle birebir örtüşüyordu. Bu durum, uluslararası hukukta bir savaş suçu olan zorla yerinden etmeyi kolaylaştıran bir araç olarak görülüyordu. Bu şüpheleri güçlendiren en önemli kanıt, dünyanın en büyük danışmanlık firmalarından Boston Consulting Group’un (BCG) projeye dahil olmasıydı. Sızdırılan bilgilere göre BCG, GHF planını tasarlamak için 4 milyon dolarlık bir sözleşme yapmış ve bu çalışma kapsamında, 500.000 Filistinlinin kişi başı 9.000 dolarlık “tazminat” paketleriyle “gönüllü olarak yer değiştirmesini” öngören bir finansal model hazırlamıştı. Bu, “insani yardım” projesinin, aslında bir etnik temizlik planının maliyet analizini de içerdiğini ortaya koyuyordu. Gıda bir yemdi ve sistem, insanları belirli bölgelere çekmek, uluslararası kurumları işlevsiz kılmak ve İsrail’in savaş hedeflerini insani bir maske altında ilerletmek için tasarlanmış bir tuzaktı.

Blackwater’ın Hayaleti ve Hukuki Boşluk

Gazze’de yaşananlar, akıllara 2007’de Bağdat’taki Nisour Meydanı’nda 17 Iraklı sivili katleden Amerikan özel askeri şirketi Blackwater‘ın yarattığı skandalı getiriyor. Benzerlikler çarpıcı: Her iki olayda da, ABD’li yükleniciler sivillere ateş açtı. Her iki olayda da, bu şirketler doğrudan Savunma Bakanlığı (Pentagon) ile değil, başka kurumlarla (Blackwater Dışişleri Bakanlığı, UG Solutions ise GHF/SRS) sözleşmeliydi. Bu durum, onları ABD askeri yargı sisteminin (UCMJ) dışına iten bir “yasal boşluk” yaratıyor.

Özel askeri şirketler, bu yasal alacakaranlık kuşağında faaliyet gösteriyor. Devletler, kendi askerlerinin üniformasıyla yapamayacakları veya yapsalar siyasi ve hukuki olarak savunamayacakları eylemleri, bu şirketlere taşere ederek bir tür “makul inkar edilebilirlik” perdesi arkasına saklanıyor. Dünya kamuoyu bu yüklenicileri Rusya’nın Wagner Grubu gibi devlet gücünün bir uzantısı olarak görse de, yasal yapı sorumluluğu dağıtmak üzere kurgulanmıştır. Blackwater katliamını gerçekleştiren ve mahkum olan dört paralı askerin daha sonra Başkan Donald Trump tarafından affedilmesi, bu alanda faaliyet gösterenlere güçlü bir cezasızlık mesajı göndermişti. Gazze’deki olaylar, bu cezasızlık kültürünün en son ve en kanlı ürünü olarak karşımıza çıkıyor.

15 önde gelen uluslararası insan hakları ve hukuk örgütü, GHF, SRS ve UG Solutions’ı, “savaş suçlarına, insanlığa karşı suçlara veya soykırıma yardım ve yataklık etmekten” cezai ve hukuki sorumlulukla karşı karşıya kalabilecekleri konusunda uyardı. Ancak bu kurumsal labirentte adaletin kime ve nasıl ulaşacağı belirsizliğini koruyor.

Sonuç: Özelleştirilmiş Vahşet ve Erozyona Uğrayan Değerler

Gazze’de yaşananlar, 21. yüzyıl savaşlarının ve çatışma yönetiminin karanlık yüzünü ortaya koymaktadır. İnsani yardım, bir kurtuluş umudu olmaktan çıkıp bir kontrol, yerinden etme ve hatta ölüm aracına dönüşmüştür. Devletler, en temel sorumluluklarını kar amacı güden, denetimsiz ve çoğu zaman acımasız özel şirketlere devrederek hem uluslararası hukuku çiğnemekte hem de kendi ahlaki pusulalarını yitirmektedirler.

ABD’nin 30 milyon dolarlık fonla desteklediği ve “kesinlikle inanılmaz” olarak övdüğü bir operasyonun, yüzlerce masum insanın kanına bulanması, sadece bir politika hatası değil, derin bir ahlaki çürümenin de göstergesidir. Sahadaki Amerikalı yüklenicilerin “Hell yeah, boy!” naraları, sadece Gazze’nin yıkık dökük sokaklarında değil, aynı zamanda Washington’ın güç koridorlarında da yankılanmalıdır. Çünkü bu ses, sadece bireysel bir vahşetin değil, aynı zamanda hesap verebilirliğin, şeffaflığın ve en temel insani değerlerin sistematik olarak yok edildiği, özelleştirilmiş bir vahşet çağının başlangıcının habercisidir.

Exit mobile version