Türkiye’nin yakın siyasi tarihi, anayasa değişiklikleri ve referandumlar ekseninde derin tartışmalara sahne olmuştur. ANAP döneminin “Dört Eğilim” (sağ, sol, İslamcı, milliyetçi) uzlaşma arayışlarına karşılık, AK Parti dönemi “dört eğilmeye” (Kemalizm, İslamcılık, Kürtçülük, Solculuk) vurgu yaparak farklı bir dinamik sunmaktadır. Bu makale, özellikle Başkanlık sistemi ve yeni anayasa süreci bağlamında AK Parti’nin politik duruşunu ve toplumla ilişkisini ele alırken, bu süreçlerdeki “derin uyku” veya “parti içi dengeler kuyusu” olarak tanımlanabilecek paradoksları mercek altına almaktadır.
Sol ve İslam Tartışmaları Ekseninde Bir “Yasacı Aydın”: Mehmet Uçum
Makalede, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum‘un düşünsel evrimi ve politik duruşu önemli bir yer tutuyor. Uçum’un “Solun en büyük sorunu karşısına İslam’ı alması olmuştur; Oysa Sol, İslam’ı dönüştürmeye değil; Dindarları yönetmeye odaklanmalıdır! Ben buna katkı için Sayın Erdoğan’ın yanındayım!” şeklindeki ilk dönem beyanları, kendisini “Danışmanlık” sıfatından “Devlet için doktrin yazan” bir konuma taşıdığını göstermekte. Bu durum, onun tivitlerinin “politika üstü-devlet altı” bir perspektiften gelmesini ve kendisini Cumhurbaşkanı Erdoğan dışında bir muadil görmemesini beraberinde getiriyor.
Uçum’un “Anti NATO’cu” duruşu ve 27 Mayıs darbesi dönemindeki Anayasa profesörlerinin “Yasacı Aydın” tipolojisiyle karşılaştırılması, onun düşünsel arka planını ve geçiş yaptığı “mayın tarlalarını” anlamak açısından kritik bir önem taşıyor. Merhum Burhan Kuzu’dan sonra Başkanlık sistemini en fazla savunanlardan biri olması ve “Külliye’nin Yasa” ofisinin müdavimi olması, onun bu sistemdeki rolünü pekiştiriyor. Ancak onun “Gören” değil, bir dönem de “Bakan” olma hakkını kendinden mahfuz görmesi, politik kimliğini hiçbir zaman elden bırakmadığını gösteriyor.
Referandum ve Toplumsal Onay Paradoksu
Sayın Uçum’un anayasa değişikliğinin 400 vekille değil, referandum ile tamamlanması gerektiği yönündeki vurgusu, makalenin ana paradokslarından birini oluşturuyor. Zira Türkiye’de hiçbir referandumun, “toplumun iradesinin ve bilincinin muhatap kılındığı bir süreç ve sonuç” olmadığı iddia ediliyor. Cumhurbaşkanlığı sistemi referandumu da bu bağlamda ele alınıyor; toplumun bilgilendirilme ihtiyacının karşılanmadığı ve sürecin “siyasi telkin” ile “yasallaştırma de facto’su” üzerinden işlediği belirtiliyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Halk bana güveniyor; o nedenle sistem değişikliği için gidip oy verecektir! Konu sosyolojik değil yasal düzenleme cesaretidir!” sözleri, bu referandum anlayışının özünü yansıtıyor. Sayın Uçum’un da referandumu halka yüzünü dönerek değil, daha çok elitist hukukçu aydınlar ve dezenformasyon peşinde olan sistem hokkabazlarını muhatap alarak anlatması, bu yaklaşımı pekiştiriyor. Referandumların, toplumun iradesini etkinleştirme aracı olmaktan ziyade, seçmenin iktidara vereceği bir “gelecek avansı” veya “riski topluma atma” stratejisi olarak görüldüğü sonucuna varılıyor.
“Politik De Facto” Stratejileri ve Toplumun Direnişi
Çözüm süreci ve terörsüz Türkiye gibi “çeşitlenmiş bedel” süreçlerinde de “politik de facto” stratejisinin izlendiği belirtiliyor. Makale, “Devlet alıp başını gider! Halk peşi sıra koşturur gider!” şeklindeki “Türk devlet aklının genetik kodları” varsayımına atıfta bulunuyor.
Ancak tarihsel olarak, halkın “sürüklendiği” yere alışsa da, bu alıştığı yeri uzun süre terk etmeyerek “direnç” gösterdiği vurgulanıyor. Bu bağlamda, toplumun AK Parti’nin kendisini sürükleyip getirdiği yere alıştığı ancak şimdi iktidarın her şeyine karşı “olağan direnç” gösterdiği sonucuna varılıyor.


